HAYATIN BAHARATI
Ne hissettiği sorulduğunda insanların büyük çoğunluğu, alışılmış bir şekilde iyi olduklarını dile getiriyor. Belki uzun uzun hislerini anlatmak istemiyor o an, belki de gerçekten ne hissettiğinin farkında bile değil. Neticede alınan cevap kuru bir “iyiyim” oluyor. Ama belki de bu kelimenin arkasında onlarca kelime gizli: sıkılmış, üzgün, keyifli, kaygılı, öfkeli ve belki de umutsuz. Arkasında gizlenen anlam her neyse, gün yüzüne çıkamıyor. Duygularımızı dile getirmekte, bazen de onları fark edebilmekte zorlanıyoruz. Olumlu olarak sınıflandırdığımız duyguların sonsuza kadar bizimle kalmasını isterken tüm olumsuz duyguları da kendimizden uzaklaştırmaya çalışıyoruz. Ne kadar başarılı olduğumuz tartışılabilir ama sonuç olarak mutluluğu yakalamaya çalışırken acıdan kaçarken buluyoruz kendimizi.
Kaçtığımız her duygu ya yakalıyor bizi ya da o kadar uzun süredir kaçıyoruz ki kaçacak enerjimiz kalmıyor artık. Hayatımızı yaşayacağımız enerjiyi acıdan kaçmaya harcamışız. Oysa o duyguya da yer verebilseydik içimizde, acı dahi olsa zamana yayarak yaşayabilseydik, belki de geçmesi o kadar uzun sürmeyecekti. Geçmese bile alıştıracaktı kendisini; onunla da yaşamayı öğrenebilecektik.
Neden onca duygu arasında bazı duygulardan kaçarken bazılarını ise korumaya çalışıyoruz? Koruduğumuz duyguların hayatımızda ne gibi etkileri oluyor veya kaçtıklarımız bizi nelerden koruyor? Tüm olumlu duyguların bize olumlu etkileri olacağını ve aynı şekilde olumsuz duyguların da hayatımızı karartacağını düşünüyoruz genellikle. Bu nedenle hayatımızın sonuna kadar mutlu olmak istiyor ve masalların sonunu da mutlu sonlarla tamamlıyoruz. İlerisini bilmesek bile mutlu ihtimallere inanmak ve onlara tutunmak istiyoruz. Acısız bir hayatın bizim için en iyi seçenek olduğuna o kadar inanıyor ve tüm odağımızı acıdan kaçmaya veriyoruz ki bir de bakmışız, mutlu olduğumuz o anda bile “mutlu” hissetmiyoruz. Aslında mutluluğun ne olduğunu bile bilmiyoruz belki; o kadar farkında olmadan yaşıyoruz.
Mutlu anlarımızda, o anı mümkün olduğunca uzatmaya ve uzun yıllar hatırlayabileceğimiz şekilde kanıtlar bırakmaya çalışıyoruz. Fotoğraflar ve videolar çekiyor, sürekli aklımıza getirmeye çalışıyoruz. Aynı çabayı acılardan kaçınmak için de uyguluyoruz ve unutmak için başka şeyleri düşünerek veya başka uğraşlar bularak geçiriyoruz günlerimizi. Kaygılandığımızda sakinleşmeye ve o an kaygının gereksizliğini düşünmeye başlıyor, öfkelendiğimizde bastırmaya çalışıyoruz. Sürekli mevcut duygumuzu değiştirmek ve belki de bizi yormayacak bir duygu bulmak uğraşı içerisindeyiz.
Oysa bir duygunun hoş olmaması, gereksiz olduğu veya onu hissetmemizin normal olmadığı anlamına gelmiyor. Beğenmeyip burun kıvırdığımız ve belirsiz nedenlerle “şimdi olmaz” diye baskıladığımız duygumuzu değiştirmeye çalışıyoruz. Belki de o an, o duyguyu yaşamamız gerekiyordur.
Olumlu duygular kadar olumsuz duygular da hayatımızda büyük bir öneme sahip. Ve aslında her olumlu duygunun değerini de çoğu zaman zıddı olan olumsuz duyguyla karşılaştığımızda anlıyoruz. O gün aslında mutlu olduğumuzu, birkaç gün sonra öfkeden ellerimiz titreyerek bağırdığımızda fark edebiliyoruz. O mutluluğun geçtiğini ve yerini şimdi öfkenin aldığını görerek, bir süre bu duyguyla yaşayıp kendimize alan açtığımızda onun da diğerleri gibi bir değişime uğrayacağını bilmeliyiz. Duygular arasındaki karşıtlıkları fark ettiğimizde ne hissettiğimizi değerlendirebilmemiz biraz daha kolaylaşıyor. Bu duyguları yaşayıp neden böyle hissettiğimizi anlayarak çözüme yaklaşmak yerine, sürekli onları yok sayarak ilerleyemeyiz maalesef.
Mutluluğun geldiği anda onun ne zaman biteceğini düşünmeden mutlu olabilmek, öfkelendiğimizde öfkemizin nedenini merak edebilmek, hüznün gözlerimizden yaşlarla akıp gitmesine izin verebilmek gerekiyor. Her duyguyu değiştirmeye çalışmadan önce ona biraz olsun yer açmayı öğrenmeliyiz.
Belki de mesele, hayatımızı mutlu anların toplamına dönüştürmeye çalışmamızdır. Mutlu olduğumuzda başka hiçbir şeyi düşünmeden gülebilmeliyiz mesela. Ne zaman biteceğini veya sonsuza kadar devam edip etmeyeceğini düşünmeden, elimizde olan şey sadece o anki mutluluğumuz. Tüm bu duygularımızı görmezden gelirsek hayattan ne kadar zevk alabiliriz? Duygularımızı yok sayarsak tatsız tuzsuz yaşıyormuş gibi olmaktan başka ne gelir elimizden?
Yani bir nevi duygular, bizim hayatımızdaki baharatımız oluyor. Bazen fazla geliyor, bazen eksik, bazen de hiç sevmediğimiz bir tat veriyor. Yaşadıklarımızı değerli kılarak insan olduğumuzu hatırlatıyor bize duygularımız. Yaşadıklarımızın geçici olduğunu bilirken onların anlamını da fark ettiriyor bize. Hayatı yalnızca sevdiğimiz tatlarla doldurmaya çalışırsak geriye ne kalıyor?
Belki de asıl aradığımız tat, her an mutlu olmak değil de hissettiğimiz her şeyi fark edecek kadar anda kalabilmektir.