ÖLÜMLÜLÜK
Bir güz vedasıyla
güler yüzlü çiçekler,
gökyüzünden selam eden kuşlar,
sabah umuduyla
ufukta doğan güneş
gidecek.
Ve
ölüm ile tüm gitmeler,
ölümlülük
gerçeğine sarılarak
dirilecek tabutta.
Ölüm, bilmek kendiliğini.
Ölüm, ne olmadığını öğreten insanlığa.
Ölüm, bir kahkül göz önünde alın yazımızın.
“İnsan,” derdi dedem,
“toprağı ve taşıyla ölüme koşan dünyayı kovalar.
Dünyada yaşamayı buldum zanneder.”
Bayramlar, takım elbiseler bürünür güneşin doğuşuna
ve her sabah güzel bir kahvaltıyla güne başlaması bundandır.
Ve eklerdi dedem:
İçtiği suyun, verdiği nefesin toprağa ait olduğunu unutarak.
Toprak ve ölüm,
iki yoldaş insanlığa;
çocukluktan yaş alana dek ölmekliğe,
anne rahminden anneliğe uzanana dek ömrü.
Fakat bir farkı vardı:
Bu yoldaşlar acıydı.
Yaz ve kış soğuktu tenleri.
Ne ilkbaharda neşeyle karşılar demokratları,
ne sonbaharda hüznün saçını tarar kundakta.
Mürekkep akan mermiler,
sıcak yerlerimize;
güvercin kanadından bakan gözlerimize…
İrili ufaklı tüm propagandalarımızı öpüyor ölüm.
Fark buydu.
Ölüm ve toprak…
Ölümün bir bakire tarafı vardı.
Beyaz yakalılıktan öte,
makam arabasını tabut yapan valinin.
Uykunun rengini değiştiren,
rüyaların göz altı morluklarını daha da karartan.
Yükselten bir tarafı da vardı ölümün;
dindar tarafı.
Göbek bağından üflenen,
geceyi uçuran aydınlığa…
Zamanı bir piyango ederek,
güzel olan her şeyi siciline yazdıracak
sağ ve solundaki ışıldayan yargıçlara.
Ölümün zirvesine eren,
akla basılan bir bayrağı dikilmiş görür.
Asırlardan evvel koynumuza bahşolunan,
fecri yaratkan yapan sonsuzluğa;
kınından çıkararak şevkimizi,
ölümün ölümlülüğünü öldüren,
toprağını denizlerde yeşerten,
acıyı öpecek bir dalgalanmaktı bu bayrak.
Toprağı okşayıp yeşertecek olan sonsuzluğa:
Hasbünallah…
Hasbün ALLAH…
Dedemin dilinde
ve
ölümün zirvesinde
dalgalanıyor
Hasbünallah…
Kaleminize sağlık
Kaleminize emeğinize sağlık
Teşekkür ederim.
Teşekkür ederim
Okudıkça ruhum daraldı olduğum yere sığamadım. Ölümün ne kadar gerçek dünyanın ne kadar yalan olduğunu iliklerime kadar hissettim. Teşekkür ediyorum
Teşekkür ederim.
His eden bir ruha sahip olmanız ne güzel bir nimet.
His eden bir ruha sahip olmanız ne güzel bir nimet..
Teşekkür ederim yorumunuz için
Özgür Çelik’in “Ölümlülük” şiiri, insanın en büyük gerçeğiyle, o kaçınılmaz sonla bizi çok derin ve bilgece bir yerden yüzleştiriyor; hani “ölüm, ne olmadığını öğreten insanlığa” demesi üzerine saatlerce düşünülecek kadar ağır ve doğru bir laf. Şiirin içine dedesinin o hikmetli sözlerini, bayramlıkları, içilen suyun toprağa ait olduğunu katması, meseleyi sadece bir yok oluş gibi değil, hayatın tam ortasında duran bir yoldaş gibi anlatması çok etkileyici. Özellikle “makam arabasını tabut yapan vali” veya “rüyaların göz altı morlukları” gibi modern ve çarpıcı benzetmelerle ölümün o herkesi eşitleyen tarafını vurgulaması şiire çok farklı bir derinlik katmış. Öte yandan, şiir bazı yerlerde o kadar çok imgeye ve kavrama (demokratlar, propagandalar, beyaz yakalılar…) boğulmuş ki, o saf ölüm gerçeği ve sonsuzluk duygusu bazen bu kalabalığın içinde biraz dağılıyor. “Hasbünallah” nidalarıyla biten o manevi zirve, şiiri bir kabulleniş ve huzura taşısa da, aradaki o karmaşık tasvirler okuyucuyu biraz yorup asıl duygudan uzaklaştırabiliyor. Yine de bu denli zor bir konuyu bu kadar cesur ve özgün benzetmelerle işlemesi, şiiri sıradan bir hüzün metni olmaktan çıkarıp bir varoluş muhasebesine dönüştürmüş.
Detaylı yorumunuz ve incelemeniz için teşekkür ederim.
Ölümü anlatmamışsınız; insanın kendini unutuşunu anlatmışsınız.
Toprağı korku değil, hakikat yapmışsınız.
Dedemin sesini bende duydum satırlarda.
Hasbünallah, sadece bir söz değil; bu metinde bir duruş. Ve bu sizin duruşumuz. Kaleminize sağlık.
Yorumunuz için teşekkür ederim