DEDEM
Nenemin daha dün serdiği yumuşacık çarşafın içinde uyanıyorum güne. Çilli’nin ikinci ötüşünü babamın ya sabır çekişi tamamlıyor. Sabun kokusunu içime çekerek dönüp babama bakıyorum. “Şimdi değil ama yarın da böyle yaparsa akşama horoz yeriz.” diyor babam. İkimiz de yapamayacağını biliyoruz ama günün aydığını bildiren konuşmamız bu bizim. Gülümseyerek kalkıyorum yerimden.
Ayaklarım, sabah serini değmiş koridora adım attığı an mutfaktan gelen terlik tıkırtısını duyuyorum. Nenem bu sabah da horozdan evvel uyanmış belli. Ne ara kalkmış, yıkanmış, en önemlisi aymış da gelmiş hamur teknesinin başına bilmem. Bir yandan bana bakıp bir yandan da hamurları ardı ardına topaklıyor. Ellerinin hamurunu silmeden koşup kucaklıyor beni, elleri üstüme değmeden. Yoksa sonra dellenir de tat tuz bırakmaz evde. Tadı tuzu da yanıma alıp bahçeye çıkıyorum.
Dedem dirseklerinden damlayan suyu kurularken yüzüme bakıyor, tek kelime etmiş değiliz. Evvela abdestini alırken ettiği duanın bitmesini beklemem gerek. Sonra koşarak yanına gidiyorum. Sarılıp buz gibi göze suyunun yüzünde bıraktığı serinliğe yanağımı yaslıyorum. Dünyadaki bütün dedeler mi böyle kokar, böyle içten sarılır, böyle salt sevgiyle bakar, böyle neşeli olur bilmiyorum.
Dedem beni kucağına alıp bahçede kurduğu salıncağa koyar. Ben hafif hafif sallanırken o da çardakta, dokunmama sadece dedemin izin verdiği kitabını okur. Ağacı, gökyüzünü, kuşları izlerim. Gözüm yarın tepside olma ihtimali olan horozumuza takılır. Sonra mutfakta işlerini kolaylamış nenem beni yerimden alır ve tertemiz bir kız olana kadar yüyüp yıkar. Bakışında yine aynı şeyi görürüm: “Ne olacak bu çocuk?” Herkeste okurum bunu ama kimse dile getirmez. Dedemden korkarlar çünkü.
Dünyadaki bütün dedeler mi korumacı olur, bilmiyorum. Benim dedem hep severdi beni ama o günden beri korumasını da artırdı. Belki de o gittiğinde konuşmayı bıraktığım kadının yine geleceğine ve benim hayata kaldığım yerden devam edeceğime olan inancından, belki de hiç umudu kalmadığından.