ÜÇ HECE, BİR CAN SUYU
İnsanları anlamıyorum; beni cam kenarında ıssız bir köşeye attıkları gibi kendilerini de oradan oraya savuruyorlar. Dışarıda mevsim bahar, ağaçlar çiçek açmış; her yerde çocukların ve kuşların sesi… Gelgelelim ki evin içinde bahardan çok kış havası var. İnsanlar birbirlerine yabancı, bir ‘nasılsın’ demeyi bile çok görüyorlar. Sahi nasılsınız, ya ben nasılım?
Toprağım kuru, yapraklarım cılızlaşmış ve dökülüyor. Birbirlerine ‘nasılsın’ demeyi çok gördükleri gibi bir bitkiye bile bakmayı unutmuş görünüyorlar. Bulunduğum oda; sıcak sohbetlerin edildiği, kahkahaların havada uçuşması gereken bir oturma odası olmasına rağmen, birbirine yabancılaşmış iki insanın arasındaki tek buluşma noktası. Gerçi aynı odada olsalar dahi birbirlerine bakmak yerine telefona ya da televizyona bakıyorlar. İkisi arasındaki soğukluk odayı buz kesiyor.
Yavaş yavaş solmaya yüz tutmuş yapraklarım, onları gördükçe bir bir gövdemden ayrılarak çatlamış, sert ve kuru toprağımın üstüne düşüyor. Çiçek açmam gereken bahar mevsiminde ölüme terk edilmiş bir bitkiyim. Bir damla su verseler onlara dünyaları verebilecekken, öylece bir cam kenarında kaderime razı gelmiş şekilde bekliyorum. İkisi öylece oturuyor; aynı odanın içinde ama birbirine yabancı iki insan, aralarında kopmuş bir bağ… Bu bağı birbirine sıkıca bağlayabilecek tek bir kelime var: ‘Nasılsın?’ Üç heceli tek bir kelime olabilir ama etkisi o kadar büyük ki aralarındaki buz dağlarını eritmeye yeter.
İkisi de sessizliğin içinde kaybolmuş şekilde kendileri hariç her şeyle ilgileniyor. Size soruyorum; siz olsanız aynı evin içinde hiç tanımadığınız bir yabancıyla kalır mısınız? Çoğunuzun cevabının ‘hayır’ olduğuna eminim. Bu iki insan da birbiriyle konuşmadan; nasıl olduklarını, onlara neyin iyi geleceğini bile bilmeden, iki yabancıdan farksız şekilde günlerini geçiriyorlar. Aynı sofrayı, evi hatta oturdukları koltuğu paylaşıyorlar ama iş duygulara gelince çok cimriler. Aralarındaki bu duvarlar yüzünden evin içi de gergin, kasvetli ve huzursuz. Her gün aynı hikâyeyi baştan yaşıyorlar: Sabah işe git, eve gel, yemek ye, sonra uyu, tekrar kalk ve yine işe git… Kısır bir döngünün içine hapsolmuş durumdalar.
Çok geç olmadan bu zinciri kırmaları gerek. Tabii iyi hoş, bu durumu onlara hatırlatması gereken birileri olmalı; yoksa akıllanacağa pek benzemiyorlar. Camın kenarında öylece onları izleyen bir bitki olarak ben bile bu durumun farkındayım. Kendilerine o kadar çok odaklanmışlar, öyle bir koşturmacanın içindeler ki durumu fark edemiyorlar bile.
Sonra bir akşam, hiç beklenmedik bir şey oldu. Televizyonun mavi ışığı odayı titretirken dışarıda aniden bastıran sert bir rüzgâr camı sarstı. Kadın, camın tam kapalı olup olmadığını kontrol etmek için yerinden kalktı. Eli perdeye uzandığında bakışları kazara bana takıldı. Kendi kuruluğunu, kendi solgunluğunu gördü sanki yapraklarımda. Elini yavaşça toprağıma daldırdı; toprak o kadar sertleşmişti ki parmak uçları sanki bir taş parçasına dokunmuş gibi sızladı. O an göz göze geldik. Ben ona dökülen yapraklarımı sundum, o ise bana yıllardır sakladığı o ilk gerçek bakışı…
Adamın arkasından sessizce, ‘Ölüyor,’ dedi sesi titreyerek. ‘Biz bakmayı unuttuğumuz için bu çiçek ölüyor.’
Nasıl olsa canın canana ihtiyacı olduğu gibi bitkinin de can suyuna ihtiyacı vardı…
Adam televizyonun sesini kıstı. Odanın içindeki o ağır sessizlik ilk kez dışarıdan gelen bir sesle değil, içeriden gelen bir itirafla sarsıldı. Adam ayağa kalktı, yanımıza geldi. İkisi de aynı saksının başında, benim o çatlamış toprağıma bakıyorlardı. Adam mutfağa gidip bir sürahi su getirdi. Suyu toprağıma boşaltırken çıkan o ‘fısır fısır’ ses, çölün yağmurla buluşması gibiydi.
‘Tıpkı bizim gibi,’ dedi adam suyu yavaşça dökerken. ‘Biz de kurumuşuz.’ Gerçek hayatın koşturmacasından birbirimizi unutmuş, dünya telaşına kapılıp gitmişiz.
O akşam toprağıma sızan o bir damla su, sadece köklerimi değil; aralarındaki o görünmez buz dağlarını da yumuşattı. Kadın başını adamın omzuna yasladı. Bir bitkinin can çekişi, onlara kendi canlarının ne kadar kıymetli olduğunu hatırlatmıştı. Ertesi sabah uyandığımda güneş camdan içeri daha bir iştahla sızıyordu. Toprağım nemli, gövdem daha dikti. Ama en güzeli, mutfaktan gelen o üç heceli sesin yankısıydı: ‘Nasılsın?’
Artık biliyorum; ben sadece bir bitki değilim, ben bu evin vicdanıyım. Ve bu bahar sadece dışarıdaki ağaçlar değil, bu odanın içindeki kalpler de çiçek açacak.”