HİCAB-I GÜNAH
Cennet vaat etmeyen bir kadından hallice,
Akla düştüğü gibi toza dumana karışan türden.
Yaradan’dan sonra teslimiyet kapısı kalmayan,
Zakkum tohumları taşıyan cebinde,
Kırıklarını kefenine nakşetmiş bir kadın…
Sabahın ilk ışıklarını tövbeyle karşılayacak kadar,
Karaltılarla haşır neşir olmuş kalpten bir berceste dizer kadın.
Ahirette sorulmayacak suallere hazırlık hâlindeyken,
Sanki, yediği o ilk haramın izi kursağına işlenmiş gibi
Ve sanki, o haram sadece ona aitmiş gibi istifra eder.
Bir şiire hesap sormak kadar ağır,
Bir sabiye tebessüm etmek kadar hafif yüküyle yola revandır kadın;
Öğlen sıcağında ve davalardan örülü tellerin arasında.
Geçtiği sokaklarda adımları birer poyraz edasında,
Sanki asırlardır beklenen bahara çığ düşmüşçesine
Ve sanki ayağının değdiği toprak artık günahmışçasına yürür.
Sahiplik ekini erlere bıraktı kadın.
Ünlemlerle ayrılmış ülkelere gönderilmiş güvercinler
Elbet bir emirle vurulacak,
Elbet herkes gibi büyütecek içinde başkasının çığlığını.
Birbirlerinin sükûtunu çalacaklar;
Hırsız olarak elbet bir kadın sunulacak.
Ve cenazesi düşer toprağa kadının;
Yağmurlarla o kadar hemdem ki,
Gözyaşıyla sulanmaya ihtiyaç duymaz.
Haramı, günahı, lodosu ve kasırgaları, çölleri
Ve ağırlaştırılmış müebbet hapisleri de
Yanında götürecek.
Esma Gül Kaplan’ın “Hicab-ı Günah” şiiri, kadının toplumsal ve ruhsal yükünü öyle ağır, öyle can yakıcı bir yerden anlatmış ki; hani o “kırıklarını kefenine nakşetmiş bir kadın” imgesi insanın içini titretiyor. Kadının üzerindeki günah algısını, o bitmek bilmeyen “suçlanma” halini ve her türlü felaketi —haramı, kasırgayı, hapsi— yanında götürerek toprağa düşmesini çok güçlü bir sitemle işlemiş; özellikle “sahiplik ekini erlere bıraktı kadın” demesi, verilmiş en asil ve sert cevaplardan biri gibi duruyor. Şiirin dili çok tok ve imgelerle örülü; her mısra sanki asırlardır biriken bir sessizliğin patlaması gibi. Ama bir yandan da dürüst olmak gerekirse, şiirdeki bu “zakkum tohumları”, “tövbe”, “berceste”, “haram” gibi kavramlar metni biraz fazla dinsel ve geleneksel bir kederin içine hapsetmiş; bu da şiirin o evrensel ve isyankâr kadın sesini yer yer biraz boğuyor. Bazı yerlerdeki benzetmeler o kadar karmaşık ve iç içe geçmiş ki (ünlemlerle ayrılmış ülkeler, büyütecek başkasının çığlığını…), okuyucu asıl meseleden biraz kopup kelimelerin arasında kaybolabiliyor. Yine de kadının hırsız olarak sunulup sükûtunun çalınması üzerinden yaptığı eleştiri çok sağlam ve sarsıcı bir duruş sergiliyor.