YAŞAMAK ŞARKISI
Müzikte yalnızca sekiz nota var: Do, re, mi, fa, sol, la, si… Hepsi bu. Buna rağmen milyonlarca şarkı var; birbirine benzemeyen, aynı notalardan doğup başka başka duygulara dokunan. Hayat da bundan farklı değil. Az sayıda imkân, sınırlı şartlar ve tekrar eden hâller… Buna rağmen bunca farklı yaşam.
Doğuyoruz, büyüyoruz, seviyoruz, kırılıyoruz, bekliyoruz, kaybediyoruz. Notalar değişmiyor ama diziliş değişiyor. Birinin hayatı ağıt olurken diğerinin hayatı neşeli bir ezgiye dönüşüyor. Aynı kelimelerle yazılan ama aynı anlama gelmeyen cümleler gibi. Kimimiz hayatı hızlı çalıyor. Aceleyle, ritmi kaçırarak. Kimimiz yavaş; her notayı uzata uzata, susları bile önemseyerek. Kimimiz ise başkalarının temposuna uymaya çalışırken kendi melodisini kaybediyor. Oysa her şarkının kendi zamanı vardır. Hayatın en çok unutulan yanı belki de suslardır. Şarkıyı yalnızca notalar değil aralarındaki boşluklar da taşır. Suslar olmadan melodi nefes alamaz. Ama biz susmaktan korkuyoruz. Düşünmekten, durmaktan, beklemekten… Her an bir şey çalmak, bir şey söylemek zorundaymışız gibi. Oysa bazı anlar vardır, hiçbir şey yapmadığında anlam kazanır. Hayatta da böyledir. Sürekli koşulan, doldurulan, gürültüye boğulan bir yaşam ahenkli değildir. Ritmi olan hayat, durmasını da bilir. Herkes aynı notalarla başlıyor ama kimse aynı şarkıyı bitirmiyor. Çünkü her insanın parmağı tellere başka basıyor. Aynı acı birinde isyana, diğerinde kabullenişe dönüşüyor. Aynı sevinç kimi için doyumsuz bir coşku, kimi için ürkek bir tebessüm oluyor. Belki de mesele yetenek değil kulak meselesi. Kendi hayatının sesini duyabilmek. Başkasının müziğine özenmeden, başkasının alkışına göre tempo tutmadan. Çünkü bir şarkıyı güzel yapan, herkesin beğenmesi değil sahibini anlatmasıdır. Bugün çoğumuz başkalarının şarkılarını ezberliyoruz. Neyi seveceğimizi, neye üzüleceğimizi, nerede mutlu olacağımızı… Oysa yaşam bir cover değil. Taklit edilen bir hayat, kulağa tanıdık gelse de ruha yabancıdır. İnsan bazen yanlış notaya basar. Hayatta da öyledir. Hata, melodinin düşmanı değildir. Asıl tehlike, çalmaktan vazgeçmektir. Yanlışlar, şarkıyı bozan değil onu insana ait kılan yerlerdir. Belki bu yüzden hayat, kusursuz olduğunda değil samimi olduğunda güzeldir. Titreyen sesler, yarım kalan cümleler, zaman zaman kopan ritimler… Hepsi bu şarkının parçası. Ve insan, günün sonunda şunu fark eder: Mesele uzun çalmak değil kendin gibi çalabilmektir. Başkalarının bestesinde kaybolmadan kendi sesini duyurabilmek.
Çünkü ben yaşamak şarkısını, herkesin kendi sesiyle söylemesi gerektiğine inanıyorum.
Kemal Yanar’ın “Yaşamak Şarkısı” denemesi, hayatı sekiz notaya benzetmesiyle gerçekten akılda kalıcı ve “vay be, ne güzel düşünmüş” dedirten cinsten; hani o herkesin aynı notayla başlayıp başka şarkılar bitirmesi mevzusu insanın ufkunu açıyor. Suskunlukların da şarkının bir parçası olduğunu söylemesi, o her saniyeyi doldurma telaşımıza çok güzel bir eleştiri getirmiş, insana “bir dur, nefes al” diyor. Ama öte yandan, yazar meseleyi biraz fazla soyut ve idealize bir noktadan ele almış; hani “kendi şarkını çal, başkasına özenme” demek kolay da, ekmek derdi, hayat kavgası derken insanın o kendi melodisini duyması her zaman o kadar artistik bir şekilde mümkün olmuyor. Bazı yerlerde anlatım biraz fazla kişisel gelişim kitabı havasına bürünmüş, “hata yapmak melodinin parçasıdır” gibi cümleler kulağa hoş gelse de hayatın sert gerçekleri karşısında bazen biraz havada ve fazla teselli edici kalıyor.
Değerli yorumunuz için teşekkür ederim
Hayatı müzik metaforuyla anlatırken çok akıcı ve düşündürücü bir anlatım kurmuşsunuz. Çok samimi ve ilham verici. Kalemine sağlık.
Değerli yorumunuz için teşekkür ederim
Sınırlı notalarla sonsuz şarkılar bestelenebileceği gerçeğini hayatın sınırlı imkanlarına bu kadar zarif bir şekilde uyarlamanız hayranlık uyandırıcı. Özellikle “susmak” ve “ritim” üzerine olan kısımlar, yaşamın gürültüsünde kaybolmuş ruhlara bir nefes aldırıyor. Kendi şarkısını, kendi sesiyle söylemek isteyenlerin başucu metni olmalı. Çok başarılı bir deneme.
Değerli yorumunuz için teşekkür ederim.