HASRET
Güler yüzün, medet ettirir aşka.
Varla yok arası bir hüzünden ibaret cennetim.
Ne farkına varırsın “ben buradayım”,
ne gözlerin, tenhada beni arar.
Oysa sen, bir sokak lambasının esintisinde
dolanıyorsun belime.
Ben hep sanrılarda buldum seni.
Gülen yüzüne hasrettir tenim.
Bir dudak bükersen, banadır bilirim.
Üzülme diye serçelerle bir olur,
ağlarım deniz misali ateşin üstüne.
Ey ben, gülen yüzüne hasret bırakanım!
Ağlayan bir kadınım.
Zira ne vardır ki; bu bir imtihan.
Bilirim ve beterinden sığınırım…
Sığındıkça artar yüküm.
Bir ninniye muhtacım; başımı okşar mı annem?
Sever misin bal gözlerinin içinde beni?
Kaybolsam ya o derin sessizlikte,
birkaç karınca bana yol gösterse…
Kuzey’e gitsem, ulaşır mıyım Ay’a?
Bilinmezlikten kurtulur muyum bu dünyada?
Kaçışım olur mu izlemek seni?
İmtihanım biter mi iki cihanda?
Hasret” şiiri, insanın en eski ama hiç eskimeyen o sızısını, yani birine veya bir yere duyulan o derin özlemi çok samimi bir yerden seslendirmiş; hani “hasretin adı konulmaz, sadece hissedilir” tadındaki havasıyla okuyucuyu kendi mazisine götürüp bir duraklatıyor. Şairin duygularını bu kadar duru ve gösterişsiz, adeta bir dostla dertleşir gibi mısralara dökmesi insanın içini ısıtıyor; o bekleyişin, o gelmeyecek olanın arkasından bakmanın ağırlığını her kelimede hissedebiliyoruz.
Ancak bir yandan da dürüst olmak gerekirse, şiirin bütününde kullanılan imgeler (gece, rüzgar, yollar, geçip giden zaman…) edebiyatımızda belki binlerce kez işlenmiş olan o klasik “hasret” şablonunun dışına pek çıkamamış. Duygusu çok yüksek ve sahici olsa da, okuyucuyu şaşırtacak, “daha önce hiç böyle düşünmemiştim” dedirtecek özgün bir buluş veya çarpıcı bir metafor arıyor insan. Yine de o iddiasız ve gönülden gelen söyleyişi, şiiri her okuyanın kendinden bir parça bulabileceği kadar geniş ve kucaklayıcı kılmış.