MASUMİYET MÜZESİ ÜZERİNE
Türk edebiyatının en sevilen ve en çok okunan romanlarından biri olan Masumiyet Müzesi, diziye uyarlandıktan sonra okur kitlesini daha da genişletmiş ve kitap severler arasında yoğun tartışmalara yol açmıştır.
Genellikle kitaptan uyarlanan dizi ve filmlere ön yargılı yaklaşırım. Çünkü kitabı okurken zihnimde canlandırdığım, hayal dünyamda şekillendirdiğim karakterleri ekranda aynı şekilde bulamadığımda hayal kırıklığına uğrarım. Okurken hissettiğim o derin duyguların, görsel uyarlama tarafından zedelendiğini düşünürüm.
Masumiyet Müzesi dizisine de bu ön yargıyla başladım. Ancak izledikçe fikrim değişti. Dizi, kitabın ruhuna sadık kalınarak kurgulanmıştı. Romanı okurken hissettiğim duygular, karakterlerle birlikte gezdiğim mekânlar ve içimde oluşan belirsizlikler dizide de karşılığını buldu. Kitap beni nasıl etkilediyse dizi de aynı etkiyi bıraktı. Bunu, Orhan Pamuk’un hayatta olmasına ve yapım sürecinde aktif rol almasına bağlıyorum.
Romanın karakterlerine ve olay örgüsüne baktığımızda ise asıl soru şudur: Kemal, Füsun’a gerçekten âşık mıydı, yoksa bu duygu zamanla bir takıntıya mı dönüştü? Aşk böyle bir şey miydi?
Bana göre Kemal, Füsun’u gerçekten sevmişti. Ancak Füsun’un ondan uzaklaşmasıyla birlikte sevdiği kişiyle kurduğu bağı kaybetti; onun yerine hatıralara, nesnelere ve geçmişe tutundu. Füsun’un kendisini değil, Füsun’un yokluğunun yarattığı boşluğu doldurmaya çalıştı. Çünkü her aşk sağlıklı değildir; her sevgi peri masallarındaki gibi yaşanmaz. Kemal’in yaşadığı duygu da zamanla romantik bir aşktan çok, geçmişe saplanıp kalmış bir ruh hâline dönüştü.
Bu saplanıp kalmışlığın en somut kanıtı ise şüphesiz nesnelere yüklenen anlamlardır. Kemal’in özenle sakladığı her bir obje; içilmiş yarım bir sigara izmariti, teki kalmış bir küpe, gazoz şişesi… Bunlar sadece Füsun’a ait parçalar değil, aynı zamanda zamanı durdurma ve o mutlu anlarda sonsuza dek asılı kalma isteğinin çaresiz birer tezahürüdür. Kurduğu müze, büyük bir aşkın tapınağı gibi görünse de aslında kabullenilemeyen bir yas sürecinin ve insanın kendi eliyle inşa ettiği bir hapishanenin sergisidir.
Peki, bu devasa takıntının gölgesinde kalan Füsun için durum nedir? Hikâyeyi her zaman Kemal’in merkezinden, onun tutkusunun büyüklüğü üzerinden okur ve izleriz. Ancak bu takıntılı sevgi, Füsun için bir kurtuluş değil, görünmez ve ağır bir pranga olmuştur. Füsun’un kendi varlığını ve hayallerini gerçekleştirmesini engellemiştir. Kemal sevgisinin büyüklüğüyle övünürken, aslında Füsun’u kendi dünyasının dar sınırlarına hapsetmiştir.
Sonuç olarak Masumiyet Müzesi, aşkın her zaman yüceltici ve iyileştirici bir duygu olmadığını sarsıcı bir dürüstlükle yüzümüze vurur. Hem roman hem de bu başarılı dizi uyarlaması, izleyiciyi ve okuru kendi içindeki karanlık noktalarla yüzleşmeye iter. Kemal’in trajedisine dışarıdan bakarken aslında kendimize de şu soruyu sorarız: Bizler kendi hayatlarımızda neyi gerçekten seviyoruz ve neyi sadece bir saplantı hâline getiriyoruz? Belki de hepimizin zihninde, kimseye gösteremediği, geçmişte dondurulmuş anılardan oluşan gizli bir masumiyet müzesi vardır.
Ne kitabı okudum ne de dizi yi izledim. Ama yazını okuyarak bir fikir edinmiş oldum. Anladığım kadarıyla anlatılan tema sevdiği kişiye ait önemsiz ama onun için önemli olan şeyleri saklaması. Veya ilişkideki tutarsızlığı. Aşkın saf ve masumiyetli bir yanı var ama bazen takıntı hastalığını da aşk zannetmek doğru olmaz.
Kalemine kuvvet. Analizin gayet güzel olmuş. Başarılarının devamını dilerim.