DAĞILAN KULEDEN ARTAKALAN
Bir gece bir mucize gerçekleşir ve sabah ışıklarında gözlerini açan Babillilerin her biri, farklı bir dil konuşmaya başlar. İşte benim derdim o sabahtan sonra hiç bitmedi.
Her gün o kulenin enkazında, dağılan kalabalığın içinde tek başıma uyanıyorum. Diliyle derdi olan birinin basireti hep bağlı olurmuş. İstediği şeyin etrafı çoğu zaman istemediği düşüncelerle sarılır. Kendini anladığını sandığı anlarda bile anlaşılmamakla kalır. Bu, öyle bir lanettir ki; kulağa belki kolay gelir ama benim açımdan her şeyi eksilten, insanı dar bir alana hapseden bir güçlük bu.
Oysa sen ondan her yerde genişlik istemiştin: yerlerde, düşüncelerde, zamanın akışında, algılarda. Bir dil bilmek kendini bilmek olsaydı keşke… O zaman ikinci bir dil omuzlara bindirilmiş ağır bir yük değil, ikinci bir varoluş olurdu. İkinci bir “ben”.
Çok dillilik bazen deliliktir. Öyle olunca da kendini kaybetmenin verdiği rahatsızlığı ve anlaşılmazlığı tebeşir ile çizmek gibiydi. Şimdi kulağını ver ve beni iyi dinle: Bazen başka bir dil bilmek, insanın ana dilini ve yıllar boyunca öğrendiği tüm diğer dilleri unutturabilecek kapasitede olabilir. Her bir yanlış anlaşılma, içimi daha fazla nasıl karardığını gösteriyordu bana. İnsanlar buna “çok kültürlülüğün” ya da “dünyaya açılmanın” kapısı der. Oysa gerçek çok daha farklıdır.
Bu; yalnızlaşmanın, yabancılaşmanın, yanlış anlaşılmanın ve insanın her gün dünyanın en kuytu, en karanlık yerine uyanmasının adıdır. Her gün senin için bir “dark night of the soul.”
Bu beklenmeyen sonuca bir ad vermek istersen: Herkesin hayranlığını beklerken, kendini hiçbir rafa sığmayan, adı konmamış bir kitap olarak bulursun. En sonunda dil fobisi kapını çalar. Artık yalnızca tek bir dille var olmak istersin. Kendi evine dönmek, oraya varmak istersin. Kaçtığın dillerin seni gerçek kimliğine, gerçek evine bırakmasını dilersin… Ama yol uzundur. Mesafeler, anlaşılması güç bir kırılganlıkta durur önünde.
Duymak istediğin, kalbinin içinde tıkır tıkır işleyen o dildir. Kalp hep en doğru ama aynı zamanda en uzak yerleri seçer. Korkular ise ancak tek bir dille anlatılıp hissedildiğinde sahici bir şekilde anlaşılır olur. Derdini eksilmeden, kırılmadan anlatabilirsin. İnsanlar sana şüpheyle yaklaşmadan… seni bir şekilde anlamak zorunda kalır.
İşte aradığım özgürlük budur: Akıllarda soru işareti bırakmamak. Diliyle derdi olan biri gibi görünmek dışarıdan kolaydır belki. Ama siz gerçeği bile bile içimin nasıl bir hâlde olduğunu gerçekten tahmin edebilir misiniz?
Houda Sahel’in “Dağılan Kuleden Artakalan” yazısı, birden fazla dil arasında sıkışıp kalmış olmanın o yorucu ağırlığını çok sıra dışı ve çarpıcı bir yerden anlatmış; hani herkes “ne güzel, birkaç dil biliyor” derken yazarın bunu bir “lanet” veya “ruhsal bir karanlık” olarak tarif etmesi insanı gerçekten sarsıyor. Babil Kulesi efsanesinden yola çıkarak insanın kendi ana diline, o güvenli limanına duyduğu özlemi işlemesi, anlaşılmama korkusunu bu kadar çıplak bir şekilde ortaya dökmesi yazıyı çok etkileyici kılıyor. Ancak bir yandan da yazar bu “çok dillilik” meselesini sanki sadece bir kayboluş ve delilikmiş gibi anlatarak meselenin zenginlik katan, dünyayı büyüten tarafını tamamen karanlığa gömmüş. İnsanın kendini farklı dillerde yeniden inşa etmesinin güzelliğini bir kenara itip, sadece yanlış anlaşılma korkusuna odaklanması yazıyı biraz fazla boğucu ve umutsuz bir yere çekmiş. Kalbindeki o tek dile dönme arzusu çok samimi olsa da, diller arası yolculuğu sadece bir sürgün gibi resmetmesi okuyucuda biraz “bu kadar da karamsar olunmasa mıydı” dedirten bir tat bırakıyor.