Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 15°C
Hafif Yağmurlu
Afyon
15°C
Hafif Yağmurlu
Sal 12°C
Çar 7°C
Per 8°C
Cum 13°C

DAĞILAN KULEDEN ARTAKALAN

DAĞILAN KULEDEN ARTAKALAN
28 Ocak 2026 11:39
154
A+
A-

Bir gece bir mucize gerçekleşir ve sabah ışıklarında gözlerini açan Babillilerin her biri, farklı bir dil konuşmaya başlar. İşte benim derdim o sabahtan sonra hiç bitmedi.

Her gün o kulenin enkazında, dağılan kalabalığın içinde tek başıma uyanıyorum. Diliyle derdi olan birinin basireti hep bağlı olurmuş. İstediği şeyin etrafı çoğu zaman istemediği düşüncelerle sarılır. Kendini anladığını sandığı anlarda bile anlaşılmamakla kalır. Bu, öyle bir lanettir ki; kulağa belki kolay gelir ama benim açımdan her şeyi eksilten, insanı dar bir alana hapseden bir güçlük bu.

Oysa sen ondan her yerde genişlik istemiştin: yerlerde, düşüncelerde, zamanın akışında, algılarda. Bir dil bilmek kendini bilmek olsaydı keşke… O zaman ikinci bir dil omuzlara bindirilmiş ağır bir yük değil, ikinci bir varoluş olurdu. İkinci bir “ben”.

Çok dillilik bazen deliliktir. Öyle olunca da kendini kaybetmenin verdiği rahatsızlığı ve anlaşılmazlığı tebeşir ile çizmek gibiydi. Şimdi kulağını ver ve beni iyi dinle: Bazen başka bir dil bilmek, insanın ana dilini ve yıllar boyunca öğrendiği tüm diğer dilleri unutturabilecek kapasitede olabilir. Her bir yanlış anlaşılma, içimi daha fazla nasıl karardığını gösteriyordu bana. İnsanlar buna “çok kültürlülüğün” ya da “dünyaya açılmanın” kapısı der. Oysa gerçek çok daha farklıdır.

Bu; yalnızlaşmanın, yabancılaşmanın, yanlış anlaşılmanın ve insanın her gün dünyanın en kuytu, en karanlık yerine uyanmasının adıdır. Her gün senin için bir “dark night of the soul.”

Bu beklenmeyen sonuca bir ad vermek istersen: Herkesin hayranlığını beklerken, kendini hiçbir rafa sığmayan, adı konmamış bir kitap olarak bulursun. En sonunda dil fobisi kapını çalar. Artık yalnızca tek bir dille var olmak istersin. Kendi evine dönmek, oraya varmak istersin. Kaçtığın dillerin seni gerçek kimliğine, gerçek evine bırakmasını dilersin… Ama yol uzundur. Mesafeler, anlaşılması güç bir kırılganlıkta durur önünde.

Duymak istediğin, kalbinin içinde tıkır tıkır işleyen o dildir. Kalp hep en doğru ama aynı zamanda en uzak yerleri seçer. Korkular ise ancak tek bir dille anlatılıp hissedildiğinde sahici bir şekilde anlaşılır olur. Derdini eksilmeden, kırılmadan anlatabilirsin. İnsanlar sana şüpheyle yaklaşmadan… seni bir şekilde anlamak zorunda kalır.

İşte aradığım özgürlük budur: Akıllarda soru işareti bırakmamak. Diliyle derdi olan biri gibi görünmek dışarıdan kolaydır belki. Ama siz gerçeği bile bile içimin nasıl bir hâlde olduğunu gerçekten tahmin edebilir misiniz?

2002 yılında Cezayir’de doğdu ve orada büyüdü. Farklı kültürlerin iç içe geçtiği bir ortamda, dillerin ve duyguların kesişiminde yaşamayı öğrendi. Ortaokul yıllarında Türkçeyle tanıştı ve bu dili sadece öğrenmekle kalmadı, ona tutkuyla bağlandı. Cezayir 2 Üniversitesi Türkoloji bölümünden mezun olduktan sonra eğitimine Türkiye’de devam etti. Manisa Celal Bayar Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü başarıyla tamamladı. Zamanla sadece yazan biri değil, kelimelerle kendini yeniden kuran biri hâline geldi. Yazılarında kültürel geçişleri, içsel yolculukları ve insan ruhunun derinliklerini işler.
YORUMLAR

  1. Volkan ÇİNİ dedi ki:

    Houda Sahel’in “Dağılan Kuleden Artakalan” yazısı, birden fazla dil arasında sıkışıp kalmış olmanın o yorucu ağırlığını çok sıra dışı ve çarpıcı bir yerden anlatmış; hani herkes “ne güzel, birkaç dil biliyor” derken yazarın bunu bir “lanet” veya “ruhsal bir karanlık” olarak tarif etmesi insanı gerçekten sarsıyor. Babil Kulesi efsanesinden yola çıkarak insanın kendi ana diline, o güvenli limanına duyduğu özlemi işlemesi, anlaşılmama korkusunu bu kadar çıplak bir şekilde ortaya dökmesi yazıyı çok etkileyici kılıyor. Ancak bir yandan da yazar bu “çok dillilik” meselesini sanki sadece bir kayboluş ve delilikmiş gibi anlatarak meselenin zenginlik katan, dünyayı büyüten tarafını tamamen karanlığa gömmüş. İnsanın kendini farklı dillerde yeniden inşa etmesinin güzelliğini bir kenara itip, sadece yanlış anlaşılma korkusuna odaklanması yazıyı biraz fazla boğucu ve umutsuz bir yere çekmiş. Kalbindeki o tek dile dönme arzusu çok samimi olsa da, diller arası yolculuğu sadece bir sürgün gibi resmetmesi okuyucuda biraz “bu kadar da karamsar olunmasa mıydı” dedirten bir tat bırakıyor.