YARADAN KALANLAR I: KIRILDIĞIN YER
İnsan, kendini en çok yürürken tanıdığını sanır; oysa asıl yüzünü, durmak zorunda kaldığında görür. Hayat bazen adımlarımıza uyum sağlar, bazen de yolu daraltıp bizi kendi içimize çeker. İşte o anlarda, insanın içinde görünmez bir harita açılır: Nerede yorulduğunu, nerede vazgeçmek istediğini, nerede sandığından daha kırılgan olduğunu gösteren bir harita. Çünkü kırılmak, sadece dağılmak değildir; bazen insanın kendine ilk kez bu kadar yakından bakmasıdır.
Kırıldığın yer, çoğu zaman en güvendiğin yerdir. Bir sözün, bir bakışın, bir sessizliğin beklemediğin bir anda içini yarması gibi… İnsan, en çok “buradan incinmem” dediği yerde savunmasızdır. Adalet duygusu da orada yara alır, inanç da, sabır da. Hayatın terazisi şaşmış gibi gelir; iyiyle kötünün, emekle karşılığın yer değiştirdiğini sanırsın. Oysa belki de değişen, terazinin kendisi değil, senin ona bakışındır. Çünkü bazı kırılmalar, insana sadece acıyı değil, başka bir görüş açısını da öğretir.
Bu öğretinin dili gürültülü değildir. Kırılan insan, önce susar. İçinde kopan fırtınayı başkalarına anlatacak kelimeler bulamaz; hatta çoğu zaman kelime aramaktan da vazgeçer. Sessizlik, bir kaçış değil, bir toplanma hâlidir. İnsan, dağılan parçalarını gürültüyle değil, sükûnetle bir araya getirir. Ve o sükûnetin içinde, kaybettiklerini değil, kendinde kalanları saymaya başlar. İşte tam burada yara, yalnızca bir eksilme olmaktan çıkar; yavaş yavaş bir derinliğe dönüşür.
Derinlik ise, insana başka bir bakış kazandırır. Aynı manzaraya bakıp başka bir şey görmeye başlarsın. Eskiden hızlı geçtiğin yerlerde oyalanır, eskiden büyük sandığın şeylerin ne kadar geçici olduğunu fark edersin. Kırıldığın yer, seni yavaşlatır; ama bu yavaşlık bir zayıflık değil, bir fark ediştir. Çünkü insan, hızla giderken çoğu şeyi kaçırır; oysa durduğunda, hem acıyı hem kendini daha net görür. Ve bazen en büyük dönüşüm, tam da bu duruşun içinde başlar.
Elbette bu dönüşüm, romantik bir masal gibi işlemez. Acı, öğretirken de can yakar. İnsan bazı geceler, “bunca yükü neden ben taşıyorum” diye sorar kendine. Cevap gelmez. Hayat, çoğu zaman sorulara susarak karşılık verir. Ama o suskunluğun içinde, insanın omuzları fark etmeden genişler. Taşıyamam dediği şeyleri taşır, alışamam dediği hâllere alışır. Ve bir gün dönüp baktığında, o kırılmanın kendisini dağıtmadığını, aksine daha sağlam bir yere yerleştirdiğini anlar.
Belki de yaradan kalanlar, tam olarak budur: Kaybettiklerin değil, değiştikten sonra sende kalanlar. Daha temkinli bir umut, daha sessiz bir cesaret, daha derin bir merhamet… İnsan, kırıldıkça başkalarının kırıklarını da görmeyi öğrenir. Kendi acısına bakabilen, başkasının acısını inkâr etmez. Böylece yara, yalnızca kişisel bir iz olmaktan çıkar; insanı insana yaklaştıran bir eşiğe dönüşür.
Sonunda şunu anlarsın: Kırıldığın yer, senin en zayıf noktan değil, en gerçek yerindir. Orası, maskelerin düştüğü, bahanelerin sustuğu, insanın kendisiyle baş başa kaldığı yerdir. Ve insan, en çok orada büyür. Hayat adil olmayı öğrenmez belki, ama insan, hayata rağmen güçlü olmayı öğrenir. Yaradan kalanlarla… Kırıldığın yerden başlayan, ama orada bitmeyen bir güçle. Diğer durakta, sessizce derinleşmekte görüşmek üzere.
Bizlerin hayatımızda devamlı yaşadığı; kırıklıklar, vazgeçişler ya da çaresizlikler… Bunların her biri ayrı ayrı yazdığınız bu metinde hissediliyor. Zaten insanı insan yapan da bu kırgınlıklar, hayatın getirdiği nice olumlu olumsuz duygu birikimleri vb. şeyler değil midir? İnsanın kendisine çare olması gerektiğini ve bu çareyi zaten kendi içinde taşıdığını fark etmesini sağlayan bir yazı. Okuyan her kişinin kendisinden bir iz, kendisinden bir parça bulacağına emin olduğum bir yazı. Kaleminize, emeğinize sağlık.