MAH-I PEYKER
Sitare’nin kardeşi mi bu gözlerindeki o hâr?
Hangi burçtan düştün de yaktın bu mülkü, ey yâr!
Sırtımda bin yıllık bir hicranın ağır kamburu,
Ben ki Turan ellerinde rüzgârla yarışan bir süvariydim.
Şimdi bir bakışının mızrağıyla devrildim;
Toz duman içinde kaldım, perişanım, bîçareyim…
Gök sofrasında yıldızlar mezesi olurken yalnızlığımın,
Seni bir kehkeşan gibi sardım yaralarıma.
Adını andıkça dudaklarımda firuze bir sızı…
Eski bir Oğuz destanından kopup gelen o hüzünlü türkü.
Sen asumanın en tenha, en vakur kızı,
Ben ise yeryüzünde gölgesini kaybetmiş bir simyacı.
Hangi efsunlu rüzgâr getirdi kokunu bu çorak toprağa?
Saçların, karanlık gecelerde bir Söğüt rüyası…
Gözlerin, mühürlenmiş hazinelerin o kanlı kapısı.
Sana ulaşmak; bir uçurum kenarında,
Tanrı Dağları’nın karını avuçlarında eritmek gibi…
Öyle imkânsız, öyle muştulanan, öyle kutlu!
Ey Mah-ı Peyker! Ey gönlümdeki o dinmeyen fırtına!
Kır pusatımı, dağıt ordularımı, teslim et beni sana.
Zira senin aşkın, en büyük fetihtir bu garip cana.
Ölürsem, mezar taşıma sadece şu iki cümleyi kazısınlar:
“Bir yıldıza sevdalıydı,
Ve o yıldızın nurunda yandı; kül oldu, bitti…”