UMUT EŞİĞİNDEN KAYGI SINIRINA
Bugün bir çocuğu okula gönderirken içimiz gerçekten ne kadar rahat?
Bir zamanlar okul kapıları, çocukların umutla geçtiği eşiklerdi. Sabahın erken saatlerinde sırtladıkları çantalarıyla o eşikten geçen her çocuk, yalnızca okula değil kendi geleceğine de bir adım atardı. Çocuklarını uğurlayan aileler ise arkalarından endişeyle değil gururla bakardı. Çünkü okul, bilginin olduğu kadar güvenin de yeriydi. Herkes bilirdi ki okul, bir çocuğun ikinci evidir.
Ancak zamanla bu güven duygusu yerini derin bir tedirginliğe bıraktı. Bugün birçok aile, çocuklarını aynı kapıdan geçirirken içten içe huzursuzluk hissediyor. Çünkü artık mesele sadece çocukların eğitim alması değil aynı zamanda o kapıdan giren bir çocuğun gün sonunda sağ salim çıkıp çıkamayacağını düşünmek zorunda kalmaktır.
Son zamanlarda yaşanan okul saldırıları da bu tedirginliğin en somut nedenlerinden biri hâline geldi. Bu olaylar yalnızca birkaç aileyi değil toplumun tamamını sarsacak kadar ağır. İnsan kendine sormadan edemiyor: Bir çocuğun kendini en güvende hissetmesi gereken yer nasıl korkunun mekânı haline geldi? Biz nerede yanlış yaptık? Tehlikeyi ne zaman bu kadar geç fark eder olduk?
Üstelik sorun sadece bu olayların yaşanması da değil. Asıl düşündürücü olan, artık bu tür olayların yaşanabilir hale gelmiş olmasıdır. Bir çocuğun okula giderken korku ihtimaliyle karşı karşıya kalması bile başlı başına ciddi bir sorundur. Çünkü çocuklar, bir toplumun en saf hâlidir; yarının umudu ve geleceğin mimarıdır. Onlara zarar gelen bir yerde yalnızca bireyler değil o toplumun vicdanı da yara alır. Bu umudu koruyamamak ise yalnızca bugünün değil yarının da kaybı anlamına gelir.
Yaşananların etkisi yalnızca korkuyla sınırlı kalmıyor. Belki de en ürkütücü olan, bu duruma yavaş yavaş alışıyor olmamızdır. Her yeni olay, bir öncekinden daha az şaşırtıyor. Oysa tam tersine, bu durum bizi daha fazla düşündürmeli ve harekete geçirmelidir. Çünkü alışmak, tehlikeyi ortadan kaldırmaz; aksine onu görünmez hâle getirir. Görmezden gelinen her risk ise zamanla daha büyük felaketlere dönüşür.
İşte tam da bu noktada, okulun anlamını yeniden hatırlamak gerekir. “Eğitim ocağı” ifadesi bile başlı başına bir güven hissi taşır. Ancak bugün aileler çocuklarını okula gönderirken huzursuzluk duyuyorsa burada ciddi bir sorun var demektir. Okullar yalnızca bilgi verilen yerler değil aynı zamanda karakterin, değerlerin ve insanlığın şekillendiği yerlerdir. Eğer bu yapı sarsılıyorsa zarar gören yalnızca eğitim değil doğrudan toplumun kendisidir.
Bu sorumluluğun büyüklüğü, Mustafa Kemal Atatürk’ün sözlerinde de açıkça görülür: “Çocuklar geleceğimizin güvencesi, yaşama sevincimizdir. Bugünün çocuğunu yarının büyüğü olarak yetiştirmek hepimizin görevidir.” Bu söz, yalnızca bir düşünce değil aynı zamanda güçlü bir sorumluluk çağrısıdır. Ancak görünen o ki bu sorumluluğu her zaman yeterince yerine getiremiyoruz. Bu eksikliğin temelinde ise çoğu zaman değerlerimizin zayıflaması yatıyor.
Sevgi bir çocuğu büyütür fakat onu koruyan şey saygıdır. İnsana, hayata ve farklılıklara duyulan saygı eksik olduğunda sevgi tek başına yeterli olmaz. Bugün yaşanan olaylar da bunun en açık göstergesidir. Değerler zayıfladıkça sonuçlar ağırlaşıyor.
Bu yüzden artık mesele sadece üzülmek değildir. Asıl önemli olan, geç olmadan fark etmek ve harekete geçmektir. Çocuklar korkuyla değil güvenle büyümelidir. Çünkü bir toplum, en savunmasızını koruyabildiği kadar güçlüdür; bunu başaramadığı noktada ise aslında kendi geleceğini kaybetmeye başlar.
Ve okul kapıları yeniden umutla açılana kadar, hiçbirimiz bu duruma alışmamalıyız.