FOLKESTONE KÜTÜPHANESİ – ÜÇÜNCÜ BÖLÜM
İKİNCİ BÖLÜM: KAPTAN ADRİAN
Adrian attığı başlığın ardından defterini kapattı. Yazdığı her cümle ağırlaşıyor, göz kapaklarının altı morarıyor, eli titriyordu. Kurguladığı hiçbir şeyin, yıllar önceki o gemi kazasının gerçeğini değiştirmeyeceğini biliyordu. Mürekkep, gözünde kan damlalarına dönüşüyordu.
Adrian Keller… İngiltere’nin Folkestone kasabasından yetişmiş, senelerce hüküm giymiş emekli bir kaptandı. 1906 yılının Aralık ayında, günümüzün Yunan Adaları’ndan Türk Adaları’na yapılacak lüks bir seyahatte ikinci kaptan olarak seçilmişti. O yolculuk sıradan değildi. Gemide Fransız elitleri, çöküşe yaklaşmış Osmanlı hanedanına mensup paşalar, Alman ve İngiliz genç soylular, Sicilyalı toprak sahipleri ve Avrupa ile Orta Doğu’nun varlıklı ailelerinin eğitimli çocukları vardı. Her biri 17 Aralık’ı beklemiş, kamaralarını haftalar öncesinden ayırtmıştı.
Mürettebat ise dikkat çekiciydi: Fransız Kaptan Vesper Oliver, güzelliği ve eski savaş filosundaki şöhretiyle “kraliçe” diye anılan birinci kaptan Lillian Thuram, güvertede görevli genç Aloric Rune Grey ve ikinci kaptan Adrian Keller.
Liman kalabalığı el sallarken gemi ağır ağır hareket etti. İlk saatler bir rüya gibiydi. Deniz çarşaf gibi dümdüz, gökyüzü berraktı. Ufuk ipek gibi uzanıyor, martılar bir süre gemiye eşlik edip sonra karaya dönüyordu.
Adrian kamarasının önünde geçen yıl getirdiği Türk kahvesini yudumluyor, fincanın dibindeki tortuya uzun uzun bakıyordu. Yüzü sakindi ama zihni tetikteydi. En küçük pusula titreşimini bile fark edecek kadar gergindi.
Güvertede Aloric vardı. İnce yapılı, dalgın bakışlı bir gençti. Mürettebat arasında “kütüphaneci” diye anılırdı. Denizcilikten önce küçük bir liman kasabasında eski bir kütüphanede çalışmış, kitapların arasında yaşamıştı. Göreve gelirken yanına birkaç kitap almış, boş vakitlerinde güverte köşesinde sayfaların arasına gömülürdü. Denizle konuşur gibi kitap okur, satırların arasındaki sessizliği dalgaların sesine karıştırırdı. O gün de rüzgâra karşı kollarını açmış, tuzlu havayı içine çekiyor; sanki bir romanın içindeymiş gibi gülümsüyordu.
Vesper cebinden küçük kızının fotoğrafını çıkarıp özlemle bakıyor, Lillian ise sert ve dimdik duruşuyla geminin gerçek hâkimi olduğunu hissettiriyordu. Her şey olması gerektiği gibiydi: düzenli, huzurlu, umut dolu.
Ta ki akşamüstüne kadar.
Rüzgârın yönü fark edilmeyecek kadar hafif değişti. Denizden anlayan bir göz bu sapmayı hissederdi. Adrian pusulaya baktığında ibrenin titrediğini gördü. Titreme küçüktü ama anlamlıydı. O sırada zihninde bir hafta önce aldığı isimsiz mektup yankılandı:
“Bu gemi varacağı yere ulaşmamalı.”
Lillian yanına gelip bir sorun olup olmadığını sordu. Adrian kısa bir duraksamadan sonra, “Her şey kontrol altında,” dedi. Sesi sakindi. İçiyse değildi.
Gece çökerken sis birden yükseldi. Mevsimine göre fazla yoğundu. Görüş mesafesi hızla düştü. Güverteden Aloric’in sesi geldi:
“Görüş azalıyor, kayalık hattı yaklaşıyor olabilir!”
Genç adamın sesi endişeliydi ama netti. Deniz fenerlerinin siluetleri kaybolmuştu.
Lillian ilerlemeyi yavaşlatmayı önerdi. Adrian tereddüt etti. Bir an için rotayı bilinçli olarak biraz kırdı. Küçük bir sapma… Kimsenin fark etmeyeceği kadar küçük. Ama deniz küçük hataları affetmezdi.
Derinden gelen uğultu değişti. Dalga sesi ağırlaştı.
Vesper koşarak yukarı çıktı. “Kayalık hattına yaklaşıyoruz!”
O an metalin yırtılan sesi geceyi ikiye böldü. Ardından ahşap parçalandı. Gemi şiddetle sarsıldı ve yana yattı. Camlar patladı. Çığlıklar yükseldi.
Kaos başladı.
Lillian dümeni toparlamaya çalışıyordu. Vesper filikaların halatlarını çözüyor, emirler savuruyordu. Aloric alt güverteye indi. Sırılsıklam olmuştu ama durmuyordu. Bir çocuğu sırtına aldı, bir yaşlıyı kolundan çekti. Kitap sayfalarını çeviren o narin eller şimdi insanları ölümden çekip çıkarıyordu.
Adrian ise dümenin başında donup kalmıştı. Planladığı o küçük sapma büyümüş, kontrolünden çıkmıştı. Gözlerinin önünde insanlar suya kapılıyordu.
Lillian ona dönüp bağırdı:
“Ne yaptın sen, Keller?!”
Cevap veremedi.
Korku vicdanını bastırdı.
Alt güverteye indi. Kargaşanın ortasında Aloric’i gördü. Genç adam son gücüyle insanları yukarı taşıyordu. Adrian bir anlık kararla bağırdı:
“Rotayı o kırdı! Emre karşı geldi!”
Sis, su, çığlık ve panik… Gerçeği doğrulayacak kimse kalmamıştı. Söz zehir gibi yayıldı.
Gemi ikiye ayrılırken Lillian’ın sesi rüzgâra karıştı:
“Raporu doğru yaz, Keller!”
Ama sabah olduğunda, kurtarma gemilerine verilen ifadede tek bir suçlu vardı: Aloric Rune Grey.
Tecrübesiz. Dalgın. Emre itaatsiz.
Kimse ikinci kaptanı sorgulamadı. Çünkü felaketler bir suçlu isterdi. Ve gençler kolay hedef olurdu.
Yıllar sonra emekli bir kaptan olarak yaşayan Adrian, geceleri hâlâ o sesi duyuyordu: metalin yırtılışı, suyun gemiye doluşu, Lillian’ın haykırışı… Ve Aloric’in, kitap okurken ki sessiz bakışları.
Vicdanı susturmak için yazmaya başladı. Hikâyesinde Aloric’in ailesini yıllar önce denize kurban etti. Böylece gemideki ölüm kaderin ikinci darbesi gibi görünecekti. Onu trajik bir kahramana dönüştürdü ama yine de suçlu bıraktı. Gerçeği saklamak için kurguyu kullandı.
Fakat mürekkep her damladığında elleri titredi. Hala daha seyahat öncesinde aldığı mektubun gerçekliğini sorguluyordu “Gemi, varacağı yere ulaşmamalı.” Peki ya ulaşsaydı?
Adrian Keller, Aloric’i yazmaya devam etmek için defteri yeniden açtığında kalemi henüz kâğıda değmemişti ki evin içinde uzun, metalik bir zil sesi yankılandı. Ses öyle keskindi ki, ikinci kata kadar bir hançer gibi tırmandı. Yıllardır bu evde yaşıyordu Adrian; kapı zili hiç bu kadar sert, hiç bu kadar ısrarcı çalmamıştı.
Kalbi aniden hızlandı.
Bu saatte kim gelirdi? Onu arayan, soran kalmamıştı. Mahkeme dosyaları kapanmış, gazeteler çoktan başka felaketlere manşet olmuştu. Yıllardır kapısını çalan tek şey rüzgâr ve vicdanıydı.
Zil bir kez daha çaldı. Daha uzun. Daha sabırsız.
Adrian ayağa kalktı. Dizleri beklenmedik bir ağırlıkla titredi. Merdivenlere yöneldiğinde basamaklar sanki her adımda inledi. İçinden tuhaf bir his geçti; sanki yıllardır beklediği biri kapıdaydı ama o kişi gelmemeliydi. Gelmesi mümkün değildi.
Kapıya yaklaştığında nefesini tuttu. Elini demir kapının soğuk yüzeyine koydu. Parmak uçları buz kesti. Yavaşça gözetleme deliğine eğildi.
Ve baktı.
Gözleri bir an anlamlandıramadı gördüğünü. Zihni inkâr etti. Geri çekildi. Nefes alamadı. Gözlerini ovuşturdu, yeniden baktı.
Kapının önünde duran adamın yüzü zayıflamıştı. Yanakları çökmüş, dudakları kurumuş, saçları dağılmıştı. Üstü başı yırtık, dizleri çamur içindeydi. Ama o bakış…
O bakışı Adrian tanıyordu.
Aloric Rune Grey.
Yıllar önce sisin, suyun ve iftiranın içinde boğduğu genç adam. Hapishaneye gönderdiği. Gençliğini çaldığı. Kendi suçunu örtsün diye günah keçisi yaptığı. Sonra da defterlerinde trajik bir kahramana dönüştürmeye kalktığı o çocuk.
Ama o ölmüştü. Adrian, Aloric’in hapishanede öldürüldüğünü okumuştu. Bundan emindi…
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: GERÇEKLER
Kütüphane görevlisi Mehmet Amca, Gökhan’ın yanına geldi.
-Gökhan vakit geldi.
Gökhan okuduğu romandan o kadar çok etkilenmişti ki konuşan Mehmet amca mıydı yoksa Adrien mıydı bir an ayırt bile edemedi. Ayracı kitabın arasına koydu ve işine koyuldu. Her bir sahne zihninde gerçek gibi canlanıyordu. “Vay be ne hayal gücü ama!” diye geçirdi içinden. Hızlıca masaların tozunu almaya başladı bir yandan masaların tozunu alıyor diğer yandan şarkılar söylüyordu. Keyfi yerindeydi. Her gece kütüphane kapandıktan sonra kapısında miyavlayan kedinin sesini duydu. Hemen kapıyı açtı ve içeriye aldı, kedi gelir gelmez Gökhanın ayaklarına dolanmaya başladı.
-Seni yaramaz kedi, gel buraya. Diyerek kucakladı. Her gece kapıda bittiği için ona Akşam ismini vermişti. Birlikte hasret giderdikten sonra Akşam hemen mama kabına doğru gitti. Gökhan o gelmeden hemen önce suyunu ve mamasını zaten hazırlıyordu, mamasını yedi suyunu içti ve her zamanki köşesine çekildi. Gökhan ise yarım kalan temizliğine devam etti.
Mehmet Amca:
-Gökhan benim işim bitti, sen yine burada mısın bu gece?
–Evet Mehmet Amca buradayım her şey için bugün de teşekkür ederim.
-Hadi oğlum sana emanet. dedi ve evin yolunu tuttu.
Mehmet Amca emekli bir Türkçe öğretmeniydi, emekli olduktan sonra açılan bu kütüphanenin sorumlusu olmuş, okulda değilsek burada öğretirim diyerek her gelen gencin kalplerine dokunmayı başarmıştı. Gökhan ise onun yıllar önce bir sınıfta tanıdığı yetim, kimsesiz öğrencisiydi. Onu tanıdığı günden beri onunla ilgilenmiş her ihtiyacını gidermeye çalışmış ve elinden tutmuştu. Kütüphaneye geldiğinde Gökhan’ı da kendisiyle birlikte getirmişti. Gökhan’ın küçük bir odası vardı ve burada yaşıyordu, yani kütüphanenin asıl sahibi Gökhan sayılırdı. Temizliği bitirir bitirmez yarım bıraktığı romanı eline alıp odasına çekildi. O gece her zamandan farklıydı Akşam yerinde yoktu. “Seni yaramaz kedi, neredesin acaba?” diye homurdanarak kediyi aramaya başladı. Kütüphane kocamandı, el feneri ile her koridora bakıyor bulamıyordu. Sonra bir ses işitti, bir ses daha, sonra bir ses daha… Burayı en iyi bilen kişi kendisiydi korkmamıştı ama hafiften de tırsmıştı. Yürüdükçe ses yaklaşıyordu ama kesilmiyordu belirli bir nizamdan oluşuyordu. Kütüphanenin son rafına geldi ses buradan geliyordu emindi ama hiçbir terslik yoktu. Akşam’ın miyav sesi ile irkildi meğer sesi Gökhandan önce duymuş hemen sese yönelmiş. Gökhan ise rafın önünde durmuş seslerin nereden geldiğini anlamaya çalışıyordu.
Sesler bir anda kesildi ve bir kapı gıcrtısı sesi geldi. O da ne! Kütüphane rafı bir kapı gibi açılıyordu. Gökhan korkudan bir çığlık attı ve ne yapacağını bilemedi. Kapı açıldığı gibi bir rüzgâr onu ve Akşamı içeriye itti. Gökhan sadece çığlık atıyor ve ne korkudan ne yapacağını bilemiyordu.
Gözlerini açtığında bambaşka bir yerde olduğunu fark etti. Korkunun ve yere çakılmanın o etkisi ile bayılmıştı, kendini cimcikliyor bunun bir rüya olduğunu düşünüyordu fakat gerçekti!
Cebinden feneri çıkardı ve etrafa tutmaya başlayınca bir çığlık daha attı.
“Hayır, böyle bir şey mümkün olamaz! Uykudasın, hadi uyan!” diye çığlık attı ama nafile. Yanındaki duvardan hemen ışıkları açtı ve her şey aslında bir gerçekti. Her sır bir gün, gün yüzüne çıkardı. Merdivenlerden kütüphanenin yer altında olduğunu anladı, burası gerçekten başka bir kütüphane gibiydi. Onu korkutan asıl gerçek ise kütüphanenin ortasına konulmuş masa, üzerinde fok derisi ile kaplı kitap ve 5 adet ayna…
Sesler yeniden başladı. Tık, tık… Biraz geliyor biraz duruyor sonra tekrar devam ediyordu.
Şaşkınlığını artık bir köşeye atarak ne olduğunu anlamaya çalıştı ve aniden zihninde yeşil bir ışık yandı.
“Tabi ya ancak bir denizci kullanır bunu.”
Bu sesler bir mors alfabesiydi ve şunu fısıldıyordu. “Görev senin ev sahibi, Adrien Keller’ı bu aynadan kurtar…”
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: SONA DOĞRU
Güneşin pencereden raflara süzülen ışıkları kitapları öperek uyandırıyordu. Akşam, mırıltılarla acıktığını fısıldıyordu Gökhan’a. Üzerine doğan güneşe ve Akşama aldırmadan derin uykusuna devam ediyordu Gökhan. Mehmet amca her gün yaptığı gibi saat 08.00’da köşedeki büfeden üç tane simit ve günlük gazetesini aldıktan sonra iskeleye yaklaştı. Simit’in birini martılara bölüştürdü. Üç simitten biri kendinin biri Gökhan’ın birini daima martılarındı. Martılar da öğrenmişti artık bunu. Onun geleceği saatte iskeleye konarlardı. Mehmet amca iskeleye yaklaştığında hareketlenirler ve sevinç çığlıkları atarlardı. Mehmet amca o sabah da martılara simitlerini verdikten sonra kütüphaneye geldi. Kapı açık değildi saat 08.00’i geçmesine rağmen. Hayret etti ilk defa böyle bir durumla karşılaştı. Gökhan her sabah erkenden açardı kapıyı. Neyse ki anahtarı yanındaydı kapı kilidinin sesi kütüphane duvarlarında yankılandı Akşam koşarak kapıya geldi Mehmet amcasına bir derdini anlatır gibi durmadan miyavlıyordu. Onu paçasından çekiyor bir yere götürmeye çalışıyordu. Mehmet amca paltosunu ve şapkasını astıktan sonra Akşamın peşine düştü.
Akşam onu kütüphanenin son raflarına götürdü. Mehmet amca şaşkınlıkla baka kaldı. Raflar kapı gibi ikiye ayrılmış karanlık bir boşluk görünüyordu kapının ardında. Açılan rafların dibinde de Gökhan sırt üstü baygın vaziyette yatıyordu.
– Gökhan oğlum uyan. Gökhan ne oldu sana oğlum kalksana Gökhan.
Diyerek sarstı Gökhan’ı kollarından. Nefes alıyordu ama uyanmıyordu. Terlemekten sırılsıklam olmuştu kazağı. Bir koşu gitti kolonya getirdi Mehmet amca kolonya ile uyandırdı Gökhan’ı. Bütün gece ahşap zeminde yatmış olmanın acısıyla zor hareket ediyordu. Her yeri tutulmuş kaskatı kesilmişti ne oldu bana diyor gözlerini açmaya çalışıyordu. Mehmet amca onu kaldırıp sandalyeye oturttu bir bardak su verdi
– İyi misin ?
-Kafam kazan gibi of anam anam belim, boynum fena. Kafasını çevirip karanlık mahzeni görünce irkildi:
-Hatırladım ben buraya nasıl geldim evet hatırlıyorum. Mehmet amca ben romanımı okuyordum sonra Akşam’ı aramaya başladım. Bir ses işittim sese doğru gittim bir anda romandaki olayların aynısını yaşadım. Raflar kapı gibi açıldı ve akşamla ben bu karanlık boşluğa itildim. Merdivenler var, kitaplar, masa üstünde defter ve aynalar var. Okuduğum her şey aynen gerçekleşti. Bu mahzen, kitaplar, defter, aynalar, işittiğim sesler hepsi birebir aynıydı. Mors alfabesiyle sesler bana “Görev senin ev sahibi Adrien Kelleri bu aynadan kurtar” diyordu. O sesler nereden geldi bu nasıl olur Mehmet amca kafayı yiyeceğim.
Gökhan’ın bu panikli anlatışına rağmen Mehmet amca sakin ve gülümseyerek dinliyordu
-Bana inanmıyor musun ya ben ciddiyim abartmıyorum aynen böyle oldu.
-Okuduğun kitabın adı neydi?
–Kaptan Adrien.
Mehmet amcanın gülüşü ziyadeleşti ve elini Gökhan’ın omzuna koydu:
-Evlat sakin ol kitaptaki nesneler ve mekânlar zaten gerçek.
–Sen biliyor musun o romanı okumuş muydun?
– O kitabı ben yazdım evlat.
–Aaaa gerçekten mi? ama kitabın yazarı Mehmet Gökmen. Senin soyadın gökmen değil ki.
-Mahlasımda farklıydı evlat.
–Mehmet amca o kitapta yazanlar gerçekten yaşandı mı?
-Yaşandı. Babam gemi kaptanıydı 17 Aralık 1906’da bir seferine annem ve kız kardeşimi de götürmüştü. Bana da ısrar etmişlerdi gitmem için ama ben gitmemiştim. O gece yola çıktıklarında hava sakindi fırtına yoktu fakat bir müddet ilerledikten sonra fırtına çıkmış babam kontrolü kaybetmiş. İkinci kaptanın yönlendirmesiyle kayalıklara doğru dümeni kırmış. Gemi kayalıklara çarpıp yan yatmış. Gemidekilerin çoğu maalesef kurtulamamış. Benim ailemden de kurtulan olmadı. İkinci kaptan da tutuklandı. Ailemden kalanları da bu mahzene kapattım. Gözümün önünde dursun istemedim atmak da istemedim hatıralarını. O masa bizim ailecek yemek yediğimiz masaydı, üstündeki defter babamın deniz seferlerinde tuttuğu günlük idi. Fok derisiyle kaplı özel bir defterdi. Raftaki kitaplar da babamın kitapları idi. Aynalarsa annemin dedesinden yadigâr. Dedesi kendi elleriyle çerçevelemiş ve işlemiş o aynaları.
-Peki benim duyduğum sesler neydi yine mi halüsinasyon gördüm? Elini yüzüne götürdü
-Bu kaçıncı oldu be evlat. Her seferinde ya rüyanda görüyorsun kitaplardaki kurguları, ya halüsinasyonlar görüyorsun Gerçek sanıp heyecanla anlatıyorsun. Ama bu sefer gördüğün o kapı o mahzen ve içindekiler gerçek. Fakat sesler ise senin hüsnü kuruntularından. Günün her saatinde kütüphanedesin ve benden başka gördüğün insan yok. Biraz kitaplardan çıksan insanların arasına karışsan evlat doktorun dediklerini unutma ha sosyalleşmen gerekiyor. Kahvaltını ettikten sonra gezmeye çık sana bugün izin veriyorum izinlisin.
Gökhan hala inanamıyordu yaşadıklarının halüsinasyondan ibaret olduğuna. O kadar gerçekçiydi ki o gece yaşadıkları etkisinden çıkamadı bir türlü. Elini yüzünü yıkadı, kahvaltı etmeden çıktı dışarı. Deniz kenarında yürümeye başladı. Deniz bugün de hareketliydi, dalgaları hırçındı. Dalgın dalgın yürürken bir anda denizden kaptan kıyafetinde bir adam çıka geldi, karşısına dikildi ıslak ıslak:
– Merhaba ben Adrien Keller. Gökhan gözlerini ovuşturuyor bu gerçek mi diye kendini tokatlıyor ama yok adam her yerinden su aka aka karşısında gerçekten de dikiliyordu. Adama dokundu, evet o vardı.
– Benimle şu kütüphaneye kadar gelir misiniz dedi. Bunu Mehmet amcasına göstermeliydi. Yaşadıklarının gerçek olduğunu ispatlamalıydı. Elinden tuttu adamı, götürdü ağır ağır kütüphaneye. Kapıdan ıslak izler bırakarak girdi denizden çıkan adam.
– Mehmet amca koş bak senin romanın başkahramanı Adrien geldi. Bir de bana inanmıyorsun tanıtır mısınız kendinizi Adrien Mehmet amcama.
Mehmet amcanın yüz hatları gerildi derin bir keder vardı gözlerinde
-Oğlum ne Adrieni bu bizim Balıkçı İdris yahu.
-Kusura bakma birader bizim çocuk okuduğu romanın etkisinden çıkamadı hala. Kaptırdı kendini. Gökhan tekrar gözlerini ovuşturdu
-Bu nasıl olur az önce “Ben Adrien” diye tanıttı kendini bana.
İdris usta yüzüne yayılan şaşkın bir ifade ile konuştu
-Ula uşağum ağum dolandu bir el at da açalum ha oni dedum keturdun ha benu buraya.
Mehmet amca balıkçıdan özür diledi ona bir çay içirdikten sonra yolcu etti. Gökhan’ı elinden tuttuğu gibi doktoruna götürdü.
Gökhan o günden sonra kütüphanede çalışmamaya karar verdi. Balıkçı İdris’in teknesinde tayfa olarak işe başladı her gün Mehmet amcasına balık getirmek şartıyla.
NOT: BU HİKÂYE KOR DERGİ YAZARLARI TARAFINDAN ORTAKLAŞA YAZILMIŞTIR.
KATILIMCILAR: