RUHUN EN ZARİF MİSAFİRİ: RAMAZAN
Gönlümüzün kapısını çalan o kadim misafir, yine en zarif haliyle, bir seher vaktinin serinliği ve bir akşam ezanının huzuruyla hayatımıza süzüldü. Ramazan, sadece bir ayın adı değil; aslında her yıl yorulan ruhlarımızın çekildiği bir liman, modern hayatın hızıyla aşınan vicdanlarımızın yeniden cilalandığı bir terbiye mektebidir. Eskiler bu ayı “On Bir Ayın Sultanı” diye boşuna taçlandırmamışlar; zira o geldiğinde şehirlerin çehresi, evlerin kokusu ve en önemlisi insanların birbirine bakışı değişir. Eskiden, mahalle aralarında yankılanan o davul sesine eşlik eden çocuk neşesi, bugün belki apartman dairesinde telefonun alarmıyla uyanılan bir sahura evrildi ama o sahur vaktindeki o derin, uçsuz bucaksız sessizliğin manası hiç değişmedi. Bir bardak çayın buğusunda beklenen fecir vakti, dünden bugüne uzanan o manevi köprünün en sağlam taşıdır.
Ramazan’ın ruhu, aslında o meşhur “nerede o eski Ramazanlar” cümlesinin hüzünlü tınısında değil, bugünün karmaşasında bile yaşatabildiğimiz o ince detaylarda gizlidir. Bakınız, akşamüzeri fırınların önünde uzayan o bitmek bilmeyen pide kuyruklarına; orada bekleyen insanlar sadece ekmek değil, aslında ortak bir sabrı ve bekleyişi paylaşırlar. Tanımadığınız biriyle göz göze gelip “Hayırlı iftarlar” dediğinizde, o an ne statü kalır ne de yabancılık; sadece aynı inancın ve aynı açlığın sıcaklığı sarar her yanı. Dün ecdadımızın “Zimem Defterleri” ile bakkallardaki borçları gizlice sildirdiği o muazzam zarafet, bugün bir öğrencinin yemeğini ödeyen ya da tanımadığı bir iftar sofrasına katkıda bulunan isimsiz kahramanlarda yaşıyor. “Diş kirası” geleneğiyle misafirine hediye veren o nahif ruh, bugün hala misafirini kapıdan uğurlarken “Ayaklarınıza sağlık, sevabımıza ortak oldunuz” diyen o içten seslenişte saklıdır.
Bu ayın manevi iklimi, iftar sofrasının o sihirli anında zirveye ulaşır. Ezan okunmadan hemen önceki o birkaç dakikalık mutlak sükûnet, insanın kendi acziyetini ve sahip olduğu nimetlerin kıymetini en derinden hissettiği andır. Önünde her türlü nimet varken sadece “O istedi” diye beklemek, sabrın ete kemiğe bürünmüş halidir. O ilk yudum suyun boğazdan geçişi, sadece biyolojik bir ihtiyacın giderilmesi değil, bir şükür ilanıdır. İftar sonrası camilerden gökyüzüne asılan mahyalar, adeta karanlık dünyamıza tutulan birer fener gibidir. “Hoş Geldin Ya Şehr-i Ramazan” yazısı sadece minarelerin arasını değil, umudunu kaybetmiş gönüllerin arasını da aydınlatır. Kur’an seslerinin evlerden sokaklara taştığı mukabele vakitleri ise, ruhun tozunu alan, onu gündelik hayatın kirinden arındıran bir nefestir.
Aslında Ramazan, bize “insan” olduğumuzu hatırlatan bir aynadır. O aynaya baktığımızda; paylaşmanın bölüşmek değil çoğalmak olduğunu, bir yetimin başını okşamanın dünyadaki tüm hazinelerden daha değerli olduğunu ve asıl zenginliğin sofradaki yemekte değil, o sofranın etrafındaki samimiyette olduğunu görürüz. Sahurda demlenen çayın kokusuyla, iftardaki hurmanın lezzetiyle, teravihteki o omuz omuza duruşun verdiği güvenle yoğrulmuş bu iklim; bizi dünden bugüne bağlayan, yarınlara ise bir kalp temizliğiyle taşıyan en büyük mirasımızdır. Bu yüzden Ramazan sadece aç kalmak değil, tok bir gönülle hayata yeniden başlamaktır.
Ramazanı Şerif Ayının; o şerefli duruşunu ve bize insan değerlerini hatırlatan dokunuşlarını öğreten çok güzel bir yazı olmuş.
“Aslında Ramazan, bize “insan” olduğumuzu hatırlatan bir aynadır. ”
Cümlesi çok hoşuma gitti. Ne güzel bir ayna. Bu aynadan kendini ve değerlerini hatırlayanlardan olmak duası ile… Kalemine kuvvet yüreğine sağlık başarılarının devamını dilerim.
”Ramazan, sadece bir ayın adı değil; aslında her yıl yorulan ruhlarımızın çekildiği bir liman, modern hayatın hızıyla aşınan vicdanlarımızın yeniden cilalandığı bir terbiye mektebidir.” ne güzel anlatmışsınız on bir sultanını. O’na yakışır şekilde ibadet edebilmeyi nasip etsin Rabbim. Kaleminize, yüreğinize sağlık