Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 11°C
Az Bulutlu
Afyon
11°C
Az Bulutlu
Cts 12°C
Paz 7°C
Pts 10°C
Sal 7°C

İSTASYON

İSTASYON
27 Kasım 2025 11:33
197
A+
A-

Loş bir ortamda özenle hazırlanmış masadan İstanbul’u seyretmek… Tam da hayal ettiği gibiydi. İşinde kazandığı bu başarı için çok uğraşmış, çok fedakârlık yapmıştı. Bunun haklı gururuyla boğaz lüferinin küçük küçük parçalarını büyük bir keyifle yiyordu. Ağzına attığı her lokmadan içten içe zaferini kutluyor, bütün zarafetini ve başarısını masaya yansıtmak için bildiği, öğrendiği ne varsa sergiliyordu.

 

— Tebrik ederim, aşkım.

— Teşekkür ederim.

— Senin başarınla gurur duyuyorum. Şirketimiz için çok önemli bir pozisyondasın bundan sonra.

— Farkındayım. Bütün çalışmalarım işimin hakkını vermek için, diye tevazu etmeden devam etti.

 

Etrafa bakındı; kendini tanıyan birileri var mıydı? Kendisinin farkındalar mıydı? Bu başarısının fark edilmesini istediği insanları aradı. Bugün toplantıda yaptığı sunum, onun İktisat Fakültesini birincilikle bitirdiğinde aldığı hazdan daha fazlasıydı. Ama bir huzursuzluk vardı; bir eksiklik… Belki bir ses aradı; bütün sesleri bastıran tok bir ses.

 

Toplantı salonundaki tebrikler, şirketteki arkadaşlarının alkışları, çiçekler, kutlamak için onun en sevdiği çikolatalı fıstıklı pastalar… Hepsi güzeldi, tam istediği gibiydi. Her başarının bir bedeli vardı ve o, bedelini ödemişti. Kaybetmiş ama şimdi kazanmıştı.

 

“Aşkım,” diye seslenen sevgilisine baktı. Sırtını sandalyesine yasladı, omuzlarını geriye doğru verdi, başını kaldırdı; sol eliyle sağ omuzundaki fönlü saçlarını nazikçe arkaya doğru bırakıverdi. Sol eli çenesinin altında, karşısındaki sevgilisine bakarken gözleriyle de mekânı süzmeye devam ediyordu.

 

Şu anda karşısında duran, sevgilisi değil; şirketin ortağının oğluydu. Kutladıkları ise onun için kendi zaferi, sevgilisinin ise şirketinin başarısıydı. Farkındaydı, rahatsız değildi. “Kazan–kazan ilişkisi, denge dünyası…” gibi birçok rahatlatıcı açıklamalar yapıyordu iç dünyasında.

 

Kendisine uzanan zarfı aldı. “Ne o? Herhâlde çift maaş değil. Bu kadar basit bir hediye sunmuş olabilir mi?” diye düşündü. Babasından bilirdi; iyi bir iş yaptığında patron, ödül olarak çift maaş verirdi. Sildi o görüntüyü de o statüyü de; hepsini, nazik bir el hareketiyle gözünün önünde beliren küçük bir sivrisineği kovalar gibi sildi.

 

Zarfı açtı; içinde iki tane bilet.

“Ooo… Yurt dışına mı? Nereye acaba? Paris’e mi, Roma’ya mı? Tren bileti mi?” Okuyamamış gibi gözlerini kıstı. Şaşkınlığını gizlemek istercesine tekrar tekrar okudu.

“Doğu Ekspresi bileti mi? Türkiye’de mi? Trenle mi?” Adamın pintiliğini düşünemiyordu bile. Tren, onun bütün hayatının dönüştüğü yerdi.

 

İstasyon…

 

“3–4 gün farklı bir tatil olsun istedim. İşler yoğun… Yurt dışına düğünden sonra gideriz diye düşündüm,” diye devam etti sevgilisi.

 

O, tren istasyonundaydı. Elinde, gri zemin üzerinde bordo çizgilerle süslenmiş babasının atkısını sıkı sıkı tuttuğu o gündeydi. Telefon sesiyle irkildi. Kendi telefonuna baktı. Annesine söylemişti; belki arayan olabilirdi…

 

Sevgilisinin telefon konuşması, şaşkınlığının geçmesi için iyi bir zamanda gelmişti. Çatalını ve bıçağını düzeltti. Bir yudum su, yaşadığı sürecin boğazında kalan düğümlerini yutmasına yardım etti.

 

Eskişehir–İstanbul gidiş bileti… Elinde küçük bir valizle yaşadığı küçük kasabayı; çamurlu sokakları, soba tüten İşçi Mahallesi’nin kentsel dönüşüme girmeyi bekleyen, sosyal devlet haklarından yoksun; kültür seviyesinin ne demek olduğunu düşünmekten bile habersiz, bacalarında soba dumanı tüten evleri… Koca bir mahalleyi, çocukluğunu, anasını, en çok da babasını bıraktı tren istasyonunda.

 

Trenle yolculuk yapmak mı? Neydi bu? Hayatının gelmek istediği zirvesinde, geldiği yeri hatırlatan; yüzüne bir tokat gibi inen bir hediye… Başarı mı? Başarı kutlamak mı bu? Trenle yolculuk yapmamaya, son yolculuğunda —dokuz sene öncesinde— yemin etmişti. Karşısındaki yabancıydı. Belki de kendisine yabancıydı. Öyle ya, o anlatmadan karşısındaki nereden bilebilirdi?

 

Onun Eskişehir’deki orta sınıf sayılabilecek ailesini, babasını bırakıp yeni bir yaşam, iyi bir kariyer, statü, para, konum için geride bıraktıklarını… Bugün geldiği noktada, kendi kendine yabancılaşmış; kendini kabul edememiş bir insan vardı ruhunda.

 

“Tebrikler, yavrum! Seninle gurur duyuyorum kızım.”

Aradığı tok sesi bulmuştu; babasının sesiydi bu.

Merhaba, ben Reyhan. Hayat yolunda  yürürken girdiğim bir yolun edebiyata çıkması yazı yazmaya karşı olan merak ve ilgimi arttırdı. Yazdıkça kelimelerin insanın kendi iç dünyasından doğuşuna belli bir yaştan  sonra şahit olmanın verdiği istek ve arzu ile bugün bu siteye kadar gelen bir serüvenin içindeyim. Yazarlık yolu hayattaki şükür sebeplerimden birisi oldu.
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.