ÖZÜN AKÇA GURBETİ: “DİLİNİ YİTİREN İLİNİ YİTİRİR”
Dimağımızın surlarında gedikler açan bu dilsizleşme sancısı, şah damarımıza yürüyen bir kuraklık gibi iliklerimizi çekiyor. Göğe uzanan cam kulelerin soğuk boşluklarında, nefesimiz kendi yurduna yabancı bir sızıya evrildi. Atalarımızın terli alınlarından sağdığı, toprağın tuzuyla yoğrulan o akça kelimeler; şimdilerde başka iklimlerin paslı çarkları arasında ufalanıp gidiyor. Dilimiz, kökü bin yıllık sırlar saklayan ulu bir çınar gibi uğuldarken, biz dallarımıza konan yabancı kuşların ötüşlerini medeniyet sanıp avunuyoruz. Oysa kelimesini kaybeden, kıblesini de yitirir; harfi çalınan, ancak başkasının rüyasına figüran olur.
Sözde yakınlıkların, cilalı maskelerin ardına saklandığı bu yeni zamanlarda, samimiyet dediğimiz o kutlu emaneti profesyonelliğin kör kuyusunda boğduk. Göz göze geldiğimizde hissettiğimiz şey bir can sıcaklığı değil, hesapçı bir zihnin donuk tıkırtılarıdır artık. Birbirimizin gönül eşiğinde “eyvallah” diyerek durmak yerine, soğuk ve ruhsuz birer işleyiş parçası olarak birbirimize çarparak geçiyoruz. Sesimizdeki o kadim vakar, o asil duruş; yerini ödünç alınmış eğreti bir ağza bıraktı. Bir zamanlar yüreği ferahlatan gönül birliği, şimdilerde çıkar hesaplarının darboğazında son nefesini veriyor. İçimizdeki o duru pınar çekildikçe, geriye sadece kurak bir hırsın çatlakları kalıyor.
Oysa bizim dilimiz; obaların tütüşü, pınarların gürleyişi, yiğidin kavline sadık duruşudur. Her bir hecemiz, tarihin sessiz tanığıdır. Bu sessiz çığlığı duymak, yabancı rüzgârlara siper olmak bir varoluş borcudur. Sözcüklerini başka dillerin iğreti gömleklerine sığdıranlar, ruhlarını da o gömleklerin dar yakalarında hapsederler. Bu dil tutulmasından sıyrılmalı, sesimizi kendi toprağımızın kokusuyla yeniden yıkamalıyız. Ancak kendi kelimelerinin ikliminde yeşeren bir ruh, göğün derinliğine kanat çırpabilir.
Unutma ki; kendi öz ağzında yabancı heceler biriktirenler, gün gelir kendi öz yurdunda dilsiz birer cesede dönüşürler. Kelimelerini sömürgeci zihniyetlere peşkeş çekmiş bir ruhun, dik duracak bir omurgası, yürünecek bir yolu kalmaz. Toprağın vatan olması için önce dilin bayraklaşması, o bayrağın da bizzat senin göğüs kafesinde dalgalanması gerekir. Ya kendi kelimelerinin ihtişamıyla şahlanıp, tarihin sinesine silinmez bir mühür vuracaksın ya da başkalarının ağzında çiğnenen, kimliksiz bir tortu olarak unutulmuşluğun uçurumuna yuvarlanacaksın. Sesin senin onurundur; onu söküp almalarına izin verme, çünkü dil uyanırsa millet ayağa kalkar!