KADERİN KAPISINI KİM ÇALAR?
İnsanın hayatında bazı anlar vardır; sanki koca bir sahnenin ortasında tek başına durursun ve ışık birden tam üstüne düşer. O ana kadar bütün kalabalığa karışmış, rollerini ezberlemiş, kim ne isterse onu oynamışsındır. Ama bir noktada sahne durur. Sen durursun. Hatta nefes bile durur. “Ben bu oyunda gerçekten kendi rolümü mü oynuyorum?” diye sorarsın kendine. İşte tam o an, kader denen şeyin aslında başkalarının bize biçtiği bir kıyafet gibi üzerimizde durduğunu fark ederiz. Belki bol gelir, belki dar gelir ama çoğu zaman bizim kumaşımızdan değildir.
Biliyor musun, yıllarca kaderi hep başkalarının yazdığı bir şey zannettik. Aile baskısı, toplumun beklentileri, arkadaşların sesleri, hatta tanımadığımız insanların bile “Bence sen böyle yapmalısın”ları… Sanki herkes birer kalemdi ve bizim hayatımız onların yazdığı bir metinmiş gibi yaşadık. Ama kimse şunu söylemedi: “O kalemi eline almazsan, başkaları yazmaya devam eder.”
Ve biz de yıllarca oyunu başkalarının kurallarıyla oynadık, sahnenin dekorunu bile değiştiremedik.
Geçenlerde bir arkadaşımla otururken kendi hayatıyla ilgili şunu söyledi: “Ben hep su gibi akıyorum.”
O an içimde bir şey kıpırdadı. Çünkü herkes bize su olmayı, akmayı, uyum sağlamayı öğütlüyor. Ama kimse demiyor ki: “Bazen suyun yönünü değiştirmek için bir taş atman gerekir.” O taşı atmak zor iştir. Çünkü taşı attığında suyun sesi değişir, yol bozulur, etraf çalkalanır. İşte o çalkantıdan korktuğumuz için kendi hayatımızı hep güvenli ama bize ait olmayan yollarda yaşamaya devam ederiz.
Oysa kendi kaderini yeniden yazmak bazen öyle büyük kararlarla gelmez. Küçücük bir fark edişle başlar. Sabah alarmını ertelememekle, aylarca korktuğun o e-postayı göndermekle, kimsenin bilmediği o isteğini “artık zamanı” diyerek sahiplenmekle… Kader büyük bir devrim değil; küçük cesaretlerin üst üste binmesiyle oluşan yumuşak bir dönüşümdür. İnsan bir gün aniden değişmez; ama bir gün “değişmeliyim” der ve işte o gün kaderin yönü kırılır.
Kor Dergisi’nin okurları bilir; insanın iç sesi bazen fısıltı bazen çığlıktır ama hiçbir zaman tamamen susmaz. Sen de fark etmişsindir, bazı geceler yatmadan önce içinden bir ses yükselir: “Böyle yaşamak zorunda değilsin.” Sonra sabah olur, koşuşturma başlar, o ses hafifler ama kaybolmaz. Çünkü değişim önce ruhun küçük bir köşesinde çiçek açar; dışarı çıkması için sadece biraz kararlılık ister.
Ve en zoru da şudur: Kaderini değiştirmek istiyorsan, önce kendine dürüst olacaksın. “Ben aslında ne istiyorum?” sorusu çoğu zaman bir ömürlük bir muhasebedir.
Kader dediğimiz şey, gökten inmiş bir yazgı değil aslında; insanın kendi elleriyle her gün yeniden dokuduğu bir ağdır. İçine yanlış seçimler de düşer, doğru kararlar da… Ama kimse senin yerine örmez o ağı. Biz bazen “kaderim böyleymiş” deyip geri çekiliriz ama aslında geri çekildiğimiz şey kader değil; kendi cesaretimizdir. Çünkü kader pasif bir şey değildir, ona yön veren biziz.
Belki bugünlerde içinden hafif bir rüzgâr geçiyor. Sanki bir kapı kapanacakmış gibi ya da yeni bir kapı aralanacakmış gibi… Belki bir kararın eşiğindesin, belki yeni bir hayatın ucundasın, belki de eski bir yükten kurtulmanın tam zamanıdır. İçindeki o hafif hareketi sakın küçümseme. Çünkü kader önce fısıltıyla gelir. Sonra adımla… Sonra değişimle.
Ve şu gerçeği de unutmamak gerek: Kimse senin kapını çalmaya niyetli değil. Kimse “Haydi artık, kaderini yaz” demeyecek. Çünkü o kapıyı açmak da içeri adım atmak da tamamen sana düşer. Hayat bazen bir cümle kadar basittir:
“Kendi hikâyemi artık ben yazıyorum.”
Bu cümleyi gerçekten kurduğun an, dünya seni ciddiye almaya başlar. Kapılar kendiliğinden açılır, yollar görünür, yükler hafifler. Çünkü insan kendi kaderine sahip çıktığı anda kaybettiği hiçbir şey yoktur; aksine kazanmaya başlar.
Ve inan bana…
En büyük dönüşümler, insan kendi kapısını çalmaya cesaret ettiğinde başlar.