AYNI GÖKYÜZÜNÜN ALTINDA YAŞAMAK
Hiç düşündünüz mü? Aynı şehirde, aynı yolları adımlayan insanların aslında ne kadar farklı hayatlar yaşadıklarını… Bir sokaktan geçerken aynı anda yanımızdan geçen onlarca insan… Kimisi işine yetişmeye çalışıyor, kimisi evine sıcak bir ekmek götürme derdinde, kimisi kalbinde taşıdığı yüklerden yorulmuş adımlarla yürüyor. Ama dışarıdan bakınca hepsi, aynı gökyüzü altındaki kalabalığın birer parçası.
Toplum dediğimiz şey de bu değil midir zaten? Aynı gökyüzünün altında yaşayan ama birbirlerinin hayatlarına dokunmayan, hikâyelerine ortak olmayan insanların oluşturduğu büyük bir kalabalık… Eskiden insanlar birbirlerine daha çok bakarlardı, daha çok göz göze gelirlerdi. Sadece bakmak da değildi bu; görmekti. Mahalle kültürü adını verdiğimiz o eski tat ve sıcaklık vardı.
Bir kapı tıklatıldığında “Kim geldi?” diye değil, “Acaba bir şeye mi ihtiyacı var?” diye düşünülür, o kapı hemen açılırdı.
Komşunun çocuğu ağladığında koşan sadece annesi olmazdı; bütün mahalle aynı anda çocuğun yanına koşardı. Çünkü herkes bilirdi ki bir toplum, ancak birbirine gönülden bağlanarak ayakta kalabilir.
Bugün ise kalabalıkların arasında garip bir yalnızlık var. Aynı apartmanda yıllarca yaşayan insanlar birbirinin hikâyesini değil, adını bile bilmiyor. Bilmemeyi bırak; asansörde göz göze gelmemek için kendilerini telefon ekranlarına saklıyorlar.
Sokakta yardıma muhtaç birini görünce yardım etmek yerine önce telefonlarımızın kameralarına koşuyoruz. Belki de modern hayatın en büyük ve en sessiz değişimi budur: İnsanlar birbirine yakınlaştıkça uzaklaşan şey kalpleri oldu.
Toplum dediğimiz şey sadece kurallardan, yasalardan, şehirlerden mi oluşur? Toplum; insanların birbirlerinin hikâyelerine ortak olması, merhametle birbirlerinin yaşantılarına dokunmasıdır. Bir kişinin bile kalbindeki yükü hafiflettiysen, birinin yüzündeki gülümsemenin sebebi olduysan bunu başarmışsın demektir.
Bir gününüzün nasıl geçtiğini düşünün bir dakikalığına. Hiç tanımadığınız birinin size içten bir gülümsemeyle selam verdiğini, birinin kapıyı tutup geçmenize yardım ettiğini ya da yorgun olduğunuz bir anda birinin “Buyurun, siz geçin” dediğini…
Ne kadar küçük şeyler gibi görünüyor, değil mi? Ama insanın iç dünyasını değiştirmeye yetecek güçtedirler.
Belki de toplumun en büyük sorunu büyük meselelerde saklı değildir. Asıl mesele, küçük iyiliklerin azalarak yok olmaya yaklaşmasıdır. Dünya büyük dönüşümlerle değil, küçük güzel davranışlarla güzelleşir.
Bir çocuğun başını okşayan bir öğretmen, yaşlı birini karşıdan karşıya geçiren bir genç, tanımadığı birinin gözyaşlarını silen bir el… Bunlar toplumun içindeki en güçlü bağlardır.
Aslında hepimiz farkında olmadan birbirimizin hayatına dokunuyoruz. Bir sözümüzle birinin gününü güzelleştirebilir ya da tam tersine bir sözümüzle kalbini kırabiliriz. Bazen de söylediğimiz bir cümle, birinin yıllarca unutamayacağı bir hatıraya dönüşebilir.
Şimdi hepimiz şu soruyu kendimize soralım:
“Nasıl bir toplumda yaşamak istiyoruz? Daha gürültülü bir toplumda mı, yoksa daha anlayışlı bir toplumda mı?”
Toplum aslında biziz. Sokakta yürüyen biz, otobüste oturan biz, markette sıra bekleyen biz… Değişim, insanın kendi kalbinde başlar. Biraz daha sabırlı olmakla, biraz daha anlayışlı olmakla, biraz daha “insan” olmakla… Kim bilir; belki o zaman aynı şehirde yaşayan insanlar yalnızca aynı gökyüzünü değil, aynı yüreği, aynı duyguyu, aynı insanlığı da paylaşırlar.