DEVRALINAN YORGUNLUK
Saat sabah beşti. Alarmımın rahatsız edici sesiyle başımı kaldırdım. Kafamın içinde hâlâ çınlayan makine sesi vardı. Başım, kaldıramayacak kadar ağrıyordu. Evi toparladım. Saat yedide gelecek olan servisi kaçırmamak için alelacele hazırlandım.
Dün akşam, fabrikanın rutubet kokusunun sinmiş olduğu kıyafetleri makineye attım. Zor bela biriktirip aldığım yedek fabrika kıyafetlerini giydim. Saat tam yedide servisin bizi aldığı yerde bekledim. Benimle birlikte birkaç iş arkadaşım da servisin gelmesini bekliyordu.
Hepimiz aşağı yukarı aynı saatlerde uyanmıştık. Erken kalkmanın verdiği uykusuzlukla boşluğa bakar gibi kaldırımlara bakıyorduk. Bazılarımız ayılmak için kaldırım taşlarını sayıyordu.
Servis beş dakika geç geldi. “Çok trafik varmış,” dedi şoför. Buna kaçımız inandı bilmiyorum. Şoför aksi, sinirli ve tıpkı patronlar gibi kibirliydi. Bu yüzden kimse onunla konuşmak, hatta göz göze gelmek bile istemezdi.
Hafif yağmur yağıyordu. Cama değen yağmur taneleri beni bir an geçmişe götürdü. Babam da sırf ekmek parası için yerin altına inen bir madenciydi. Her akşam yorgun, bitkin gelirdi. Konuşmazdı. Yemek bile doğru düzgün yemezdi. Yıkanır, paklanır, biraz yer, sonra kanepede kendinden geçerdi.
Aklıma bunlar gelirken servis fabrikaya gelmişti. Gece vardiyasındaki işçiler çıkmıştı. Onların bıraktığı işi devralıyordum. Ben fırında çalışıyordum. Tepsiye serilmiş çiğ meyve ve sebzeleri fırına atıyor, piştikten sonra donması için buz bölümüne koyuyordum. Oradan başka biri alıyor, paketlemeye gönderiyordu.
Arada bir sigara molasına çıkıyordum. Hep aynı saatte… Bütün yorgunluğumu o bir dal sigaraya sıkıştırıyordum. Dumanla oynayarak tükenmişliğimi bastırmaya çalışıyordum. Sigaram bitince yine içeri giriyor, birer birer tepsileri fırına atıyordum. Fırının sıcaklığı ruhumu yakıyordu sanki.
Ne içindi bu kadar uğraş?
Neden sadece bir yudum suya, bir kuru ekmeğe talim ediyorduk?
Peki biz neden, bu sistemin karanlık yüzünü bile bile hâlâ çabalıyorduk?
Dedem köyde marabaydı. Muhtardan çok toprak sahibinin sözü geçerdi. Babam yerin altında çalışan bir madenciydi. İnmesi gereken şef inmez, babam yerin altından çıkmazdı. Her akşam toz toprak içinde gelirdi eve.
Ben ise şimdi, insanlıktan nasibini almamış birinin kurduğu fabrikada işçiydim.
Hep böyle mi gidecekti?
Yoksulluk dediğimiz bu döngü kırılabilecek miydi?
Ben bunları düşünürken, bir yandan da içinde olduğum çarkı döndürmeye devam ediyordum. Mesai bitmişti. Servis gelmişti. Yine evlere dağılacaktık.
Bu sistemin içinde bir gün daha eriyip giderken, ömrümü de yavaş yavaş tüketiyordum.