Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 11°C
Az Bulutlu
Afyon
11°C
Az Bulutlu
Cts 12°C
Paz 7°C
Pts 10°C
Sal 7°C

ÇOCUKLUK NEREDE KALDI?

ÇOCUKLUK NEREDE KALDI?
30 Ocak 2026 17:27
108
A+
A-

Bazen insan durduk yere özlüyor. Ne özel bir günü ne de bir yıl dönümünü… Sadece bir anıyı.

Sokaktan gelen top seslerini, tanıdık “Anne!” bağırışlarını, eski bir çizgi filmin müziğini ya da bir zamanlar üstünden çıkarmadığın çocukluk pijamanı.
İşte tam da bu zamanlarda fark ediyorum: Bizim çocukluğumuz ile milenyum çağı çocuklarının çocukluğu arasında yalnızca yıllar değil, bambaşka bir dünya var.

Bizim çocukluğumuz plansızdı. Saatle, takvimle, programla, SMS’lerle pek işi yoktu. Evden “Çıkıyorum.” diyerek çıkar, ne zaman döneceğimizi akşam ezanıyla birlikte yanan sokak lambaları belirlerdi.

Saklambaç oynarken apartman daireleri, merdiven altları, kömürlükler, perdeleri aralanmış salonlar sığınağımız olurdu.
Yakar top oynarken topumuz bir camı kırdığında bütün mahalle susar, bizim kızaran yüzümüz konuşurdu. Sonrasında da kaçacak delik arardık.

Milenyum çocukları ise daha kontrollü büyüyor. Oyun saatleri, ödev zamanları, oyun alanları; sınırları kurallarla çevrelenmiş dünyaları var. Güvenli ama biraz da daraltılmış bir alan bu. O alanın dışına taşan çocukluk artık pek yok—hatta hiç yok.

Biz düştük. Dizlerimiz kanadı, dirseklerimiz morardı. Annemiz bazen sihirli öpücüğüyle iyileştirdi yaralarımızı, bazen babamız güçlü nefesiyle üfledi kanayan dizlerimizi, bazen de “Büyüyünce geçer.” dediler. Ve gerçekten geçti… Hem yaralarımız hem de çocukluğumuz.

Acı geçerken bir şeyi daha öğrenmiş olduk: Dayanmayı.

Milenyum çocukları daha az düşüyor belki ama daha çabuk inanıyorlar. Çünkü her şey önceden ayarlanmış; zorluklar yumuşatılmış, hayatın sert köşeleri törpülenmiş. Oysa insan düşe kalka büyür.

Çizgi filmlerimiz bile sınırlıydı bizim. Belli bir saatte başlar, biterdi. Bazen yetişemez, en sevdiğimiz çizgi filmi kaçırırdık. Üzülürdük ama bilirdik ki dünyanın sonu değil. Sonra dışarı çıkar, kendi çizgi filmimizi kurgulardık. Bir çubuk peri asamız olurdu, bir toka taç, bir kapı kalemizin kapısı… Biz de birer peri kızı olurduk.

Şimdiki çocukların önünde istedikleri zaman, istedikleri kadar içerik var. Ama ne yazık ki hayal güçleri bizimkine göre daha az yoruluyor.

Biz sıkılırdık. Hem de ne sıkılma! Oturur, canımız sıkılırdı. Annemiz bazen “Sıkılmak da iyidir.” derdi. Ama o sıkıntıdan oyun çıkardı, hayal dünyası çıkardı.
Şimdi sıkılmak yasak çocuğa. Çocuk sıkıldı mı hemen eline bir ekran tutuşturuluyor. Oysa sıkılmak, insanın kendini tanıdığı ilk duraktır.

Az şeyle çok mutlu olurduk biz. Bayramda alınan bir çift kırmızı ayakkabı, yıllarca saklanan kopmak üzere olan bir peluş ayıcık, doğum gününde kesilen sade bir pasta… Her şey özeldi.
Şimdi her şey çok ama hiçbir şey sana özel değil.

Bu bir kıyas yarışı değil elbette. Milenyum çağı çocukları daha bilgili, daha hızlı, daha güvende. Bizim çocukluğumuz daha yavaş, daha kirliydi ama bir o kadar da gerçekti. Biz dokunarak, bekleyerek, düşerek, özleyerek öğrendik hayatı. Onlar ise kaydırarak, tıklayarak, geçerek öğreniyor.

Bazen düşünüyorum da keşke bu iki çocukluk birbirinden biraz ödünç alsa.
Bizim çocukluğumuzun samimiyeti, onların imkânlarıyla buluşsa… O zaman belki çocukluk yeniden gerçek bir çocukluk olur.

Ve biz de bir arada durup, sessizce bir sokak lambasının altında hayatı yeniden hissetmenin keyfine varırız.

ETİKETLER: , ,
Adım Büşra Akel. Ayvalıklıyım. Daha çok deneme yazısı yazıyorum. Onun dışında şiir, gezi yazısı da yazıyorum. Gezmek, yazmak ve okumak hayatımın vazgeçilmez hobileri.
YORUMLAR

  1. Volkan ÇİNİ dedi ki:

    Büşra Akel’in “Çocukluk Nerede Kaldı?” denemesi, insanı tam on ikiden vuran o “bizim zamanımızda böyleydi” nostaljisini çok sıcak ve samimi bir dille işlemiş; hani o akşam ezanıyla eve dönmeler, kanayan dizler ve cam kıran toplar üzerinden kurduğu anlatım insanın burnunun direğini sızlatıyor. Sıkılmanın aslında hayal gücünü tetikleyen bir fırsat olduğunu, şimdiki çocukların ise ekranlar arasında bu fırsatı nasıl kaybettiğini söylemesi çok yerinde ve üzerine düşündüren bir tespit. “Sıkılmak insanın kendini tanıdığı ilk duraktır” cümlesi yazının en güçlü noktalarından biri; yani okurken “vallahi doğru söylüyor” dedirten, o eski yavaş ve gerçek hayatı özleten bir havası var. Ancak bir yandan da yazar, milenyum çocuklarının dünyasını biraz fazla “mekanik” ve “daraltılmış” olarak yaftalamış; sanki bugünün çocukluğu tamamen yapaymış ve hiçbir güzelliği yokmuş gibi bir tablo çizmiş. Teknolojiyi ve güvenliği sadece hayal gücünün düşmanı olarak görmek yerine, bu yeni çağın da kendine has keşifleri olabileceğine dair bir kapı aralamasını beklerdi insan. Bir de kıyaslama yaparken geçmişi o kadar toz pembe anlatmış ki, o dönemin imkansızlıklarını veya zorluklarını biraz fazla romantize etmiş görünüyor; bu da yazıyı gerçekçi bir analizden çok, özlem dolu bir iç dökme haline getirmiş.