17 Mayıs 2026, 14:11:46
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 20°C
Az Bulutlu
Afyon
20°C
Az Bulutlu
Paz 20°C
Pts 17°C
Sal 19°C
Çar 16°C

SAATİN DURDUĞU YER

SAATİN DURDUĞU YER
6 Şubat 2026 17:47
248
A+
A-

Bazı sabahlar vardır; uyanırsın ama gün başlamamıştır. Gözlerin açıktır, kalbin ayaktadır ama zaman ilerlemez. Saat çalışıyordur belki; fakat hayat olduğu yerde kalmıştır. Sanki akmayı reddetmiş gibi.

Altı Şubat sabahına böyle uyandım. Saatler ilerledi ama hayat durdu. Takvim yaprakları birer birer düştü; insanlar ise aynı yerde, aynı günde kaldı. Enkazın altında, bir telefonun ucunda, bir ihtimalin peşinde…

O gün deprem sadece yeri sarsmadı. Yalnızca binaları değil; kelimeleri, aşkları, cümleleri, duaları, yuvaları da yıktı. Bu yüzden bugün bile Altı Şubat’tan bahsederken duraksıyoruz. Çünkü bazı cümleler, büyük acıları anlatmaya yetmiyor.

Hatırlıyor musunuz o sabah telefonu elimize alışımızı? İsimleri ezberler gibi ezberlediğimiz rehberi… Tek tek sevdiklerimizi arayıp iyi olup olmadıklarını soruşumuzu… Arayanın sesini duyunca derin bir nefes alıp, açılmayan her çağrıda biraz daha içimize çökmemizi… O bekleyişi…

Bir şeylerin çok yanlış olduğunu, hatta tarif edilemeyecek kadar yanlış olduğunu, daha bildirimler ekranımıza düşmeden hissetmiştik. Sosyal medya derin bir sessizliğe gömülmüştü; ama bu sessizlik yardım çığlıklarıyla doluydu. Tanımadığımız milyonlarca insanın isimlerini öğrendik o gün. Gelen isimlerin arasında sevdiklerimizin adını görmemek için dualar ettik. Bilmediğimiz sokaklara, bilmediğimiz hayatlara doğru koştuk dört bir yandan.

Bir annenin “Sesimi duyan var mı?” feryadını yalnız kulaklarımızla değil, kalbimizin tam ortasıyla duyduk. O ses, hâlâ çoğumuzun içinde bir yerde yankılanıyor.

Deprem aniden oldu, dediler. Aslında hayır. Deprem o kadar da ani değildi. Saatlerdir, günlerdir, hatta yıllardır sürüyor. Çünkü deprem bitince artçılar başladı. Geceleri uykudan sıçratan, kapı gıcırtısından irkilten, sessizlikte bile kulak çınlatan artçılar…

Ama en ağır artçı kalplerde oldu. Kaybettiklerimizle yaşamaya çalıştığımız gün, en büyük sarsıntı yaşandı.

Altı Şubat bize en çok şunu öğretti:

Aynı ülkede yaşamak, aynı acıyı yaşamaya ne yazık ki yetmiyor. Ama aynı acıya bakmak zorundayız. Bakmaktan kaçtıkça acı azalmaz; aksine daha derine yerleşir.

Bir süre sonra “Normal hayata dönelim.” dendi. Hangi normal? Kimin normali? Enkazın başında kızının elini tutmaya devam eden babanın mı? Bir gecede bütün ailesini ve yuvasını kaybeden bir çocuğun mu? Çadırda yavrusunu dünyaya getiren acılı annenin mi? Elinde tek bir fotoğrafla yıkık binaların arasında çocuğunu arayanların mı?

Deprem bize “Ev nedir?” sorusunu sordu aslında. Dört duvar mı ev? Yoksa içinde güvende hissettiğin yer mi?

Birçok insan için ev, bir fotoğraf albümüne sıkıştı. Bir çay bardağının kulpunda, bir gözyaşında, yarım kalmış bir akşam sofrasında, kapının arkasına asılı yamalı bir cekette kaldı. Kimi için ev, artık yalnızca bir anahtar… Açılmayan bir kapının hatırası.

Bir de çocuklar vardı. Sessizleşen, büyümek zorunda kalan, bir gecede hayatın en karanlık yüzüyle tanışan çocuklar… Oyuncaklarının yerini korkular aldı. Bazıları konuşmadı, bazıları hiç konuşamadı. Onlara “Geçti.” diyemedik. Çünkü geçmedi. Ve çocuklar bilir: Yetişkinler yalan söylediğinde önce susar… Sonra kelimeler boğazda düğümlenir.

Altı Şubat’ı anlatmak zor. Kayıpları anlatmak için rakamlar yetersiz. Sayılar, insanların hikâyelerini taşıyamıyor.

“Şu kadar can kaybı.” dendiğinde, bir annenin mutfağında eksilen tabakları anlatmıyorsun.

“Şu kadar bina yıkıldı.” dendiğinde, her akşam aynı saatte balkona çıkıp torunlarını bekleyen dedenin artık orada olmayışını anlatmıyorsun.

O yüzden depremi rakamlarla değil, hikâyelerle hatırlamalıyız. Çünkü her insan bambaşka bir hikâye.

Bugün hâlâ “orada” olanlar var. Coğrafi bir yerden söz etmiyoruz. Bir bekleyişten bahsediyoruz. Konteynerin içinde yazı, kışı ve yalnızlığı aynı anda yaşayanlardan… Ve gözleri dolarak “Unutulduk mu?” diye soranlardan…

En çok da bu soru canımızı acıtıyor.

Ve Altı Şubat bize şunu çok acı bir şekilde öğretti:

Unutursan, bir felaket daha olur.

Hatırlarsan, bir hayat kurtulur.

ETİKETLER: , ,
Adım Büşra Akel. Ayvalıklıyım. Daha çok deneme yazısı yazıyorum. Onun dışında şiir, gezi yazısı da yazıyorum. Gezmek, yazmak ve okumak hayatımın vazgeçilmez hobileri.
YORUMLAR

  1. Yağmur Zeytinözü dedi ki:

    “Ev nedir?” sorusuyla yüreğe dokunuyor, Altı Şubat’ın yalnızca binaları değil, hayatları da yıktığını derin bir şekilde hatırlatmışsınız. Kaleminize sağlık

  2. Elanur Adanır dedi ki:

    Gönül isterdi ki böyle bir olay hiç yaşanmasın ama sizin de yazınızda bahsettiğiniz gibi deprem hayatımızın bir parçası ve bu yeni bir şey değil. Yıllardır, yüzyıllardır süren bir doğal afet. Yazınızda o günlerde yaşananları, hafızalara kazınmış olan çoğu noktayı tekrar yaşatmışsınız,tekrar hatırlatmışsınız. Sizin de dediğiniz gibi “Unutursan, bir felaket daha olur.
    Hatırlarsan, bir hayat kurtulur.”
    Kaleminize, emeğinize sağlık.

  3. Ayşe Karapınar dedi ki:

    Bugünlerde hissettiğimiz duygulara tercüman olmuş bir yazı. Bu konuda yazmanız çok anlamlı olmuş. Kaleminize sağlık