PEJMÜRDE
Evim yaşamsızlık belirtileri göstermeye başladı, zemheri misali bir soğuk ve bir o kadar da öksüz artık. Battaniye bile alsam omuzlarıma üstümden çekip camdan aşağı fırlatacakmış gibi. Kaçamak gecelerin oteli görevini üstlenmekten, her daim güvenilir bir sığınak olmaktan, beni göğsünde yumuşatmaktan yorulmuş; kavga gürültülerle çarpa kapılardan zedelenmiş ve en önemlisi de nefretimden yıpranmış. İnsan menfaatten beriyse aşkta bilmezmiş aşka ait sebepler dairesinin genişliğini “senin sadece şu manzaralı balkonun güzel” dediğimdenmiş sevgim ve de ilgim, sebepsiz sevemezmiş benim enaniyetim. Alınmış. Sevilmediğini iliklerine kadar hissetmiş. Sevmemek için sebeplerim varken sevebilme nedenimin olması bile gurura yaraşmaz mıydı?
Yılları akıtan musluğunu görmemek için âmâ taklidi yapıyor, ellerimle yokluyorum dar koridorunda ilerlerken. Duvarların üzerideki her bir pürüz bir anıyı misbâkımın loş ardında uyandırıyor. Korkusuzluk iddia etiğim perdeyi yırtmakla tehdit ettiği için bu anılar güruhu ellerimi çekiyorum da sonu gelmiyor küçük bir koridorun. Ayaklarımı da yerden çekmek geliyor içimden tıpkı ellerim gibi ancak namümkün. Mütemadiyen yürüdüğüm bu kısacık yolda tökezlemek anlaşılabilir gelmiyor, gözlerim açıkken hiç mi bir şey görmedim? Evim dediğini nasıl tanımaz bir insan?
Sel basan biçimsiz salonum taşıyor, sırasını bekliyor bağırmak için. İnsanlar gibi, bağırınca anlaşılacağını zannediyor. Hali hazırda isyan bayrağını açmış bir mutfakla boy ölçüşemez ama. Kurtçuklardan kira almayı bırakmış mor salkımlı mutfağım haraç kesmeye gelenlere meyve bıçağı sallamaktan bitkin bir halde sadece. Tebdil-i kıyafet olmasam yakama yapışacak gibiydi. Yuvamdaki yuvam dediğim kitaplığımı aramaya geçiyorum yan odaya, beni belirgin bir boşluk karşılıyor. Eşyaların var olması gereken yerleri işaretlemiş tozlar cinayet mahalinden kaldırılmış cesedin yerini gösteren tebeşir gibi. Ağıt yükseliyor içimden gözlerimle dışa vuruyor kendini. Dizlerimin bağını kördüğüm yapmamış olsaydım tam o an çözülürdü.
Bir yere ait hissetseydim işte tam olarak böyle bir eve ait olurdum, ona yuvam derdim. O da benim gibi biraz tepesi heyheyli, karmaşası şahsına münhasır, her yorgunluğunun gizliden gizliye isyan bayrağı taşıdığı, kendine ait uzantılara vâkıf olmayan, ne gidebilen ne de kalabilen… Daha dışardan bile aciz, dökülen sıvalarını savuruyor rüzgar. Bulunduğu sokak bile yokuş, ulaşması bi hayli zor. Canı daha da yanmasın diye ona söylemedim ama zaten burada anca benim gibi biri kalır. Birbirimizi acziyetimizden yakaladığımız için mi acaba aşağılanmış hissediyoruz bir aradayken?
Önemsizleştirdi… Gitti… Gitmeden kuruttuğu gülleri bıraktı masamın üstüne ki zaten masamın üstü perşembe pazarından hallice ve pejmürde…