27 Mart 2026, 11:49:24
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 12°C
Az Bulutlu
Afyon
12°C
Az Bulutlu
Cum 15°C
Cts 10°C
Paz 8°C
Pts 8°C

MİT ÜSTÜNLÜK DEĞİL AHLÂKÎ BOŞLUK

MİT ÜSTÜNLÜK DEĞİL AHLÂKÎ BOŞLUK
8 Aralık 2025 13:03 | Son Güncellenme: 8 Aralık 2025 13:08
261
A+
A-

Toplum erkekleri güçlü kılmadı; yalnızca onlara kırılmalarını bile gizlemek zorunda oldukları bir zindanı “erkeklik” diye hediye etti. Bugün eleştirilmesi gereken erkekler değil, erkeğin sırtına yüklediği bütün yükleri görmezden gelen, bunu yaparken de kendini ilerici sanan kör bir düzenin ta kendisidir. Çünkü erkekten beklenen dayanıklılık bir erdem değil, sistematik bir ihmaldir. Erkek ağlayamaz, erkek korkamaz, erkek yardım isteyemez… Peki ne zaman isteyebilir? Ancak çökünce. Ama işte tam orada hem hukuk hem toplum sırtını döner; çünkü kurgu erkeğin yıkılmasına izin vermez, gerçek ise onun çoktan yıkıldığını söylemeye bile fırsat tanımaz.

Bu yüzden erkekler ayrıcalıklı değil; tam tersine, kırılganlıklarını kanıtlamak zorunda bırakılan tek toplumsal gruptur. Bir erkek şiddet gördüğünde alay edilir, tehdit edildiğinde küçümsenir, manipüle edildiğinde “aklınla hareket etseydin” denir. İnsanın en temel hakkı olan korunma talebi bile erkeğe gelince kuşkuya dönüşür. “Erkek adama bir şey olmaz” cümlesi, hukuk düzeninin bile içine sızmış bir önyargıdır; bu yüzden erkek mağduriyeti çoğu zaman dile bile getirilemez. Çünkü erkek susarak güçlü, konuşunca zayıf sayılır. Toplumun bu çarpık ölçüsü, erkeğin insanlığını sistematik bir şekilde gasbeden en tehlikeli tahakkümdür.

Toplumun yüzyıllardır erkekliğin omuzlarına yüklediği “sarsılmazlık” telkini, bugün hem sosyolojik hem hukuki düzeyde bir kör nokta olarak karşımıza çıkar. Çünkü erkekten beklenen bu yapay kudret, onu yalnızca kendi acısının değil, aynı zamanda hukuki görünmezliğin de içine hapseder. Duygusal ifade kabiliyetini zayıflatan toplumsal normlar, erkeğin ruhsal çöküşünü “yetersizlik” olarak kodlar; bu kodlama akademik literatürde toksik normlara bağlansa da, pratikte çoğu zaman adli merciler tarafından görmezden gelinir. Böylece erkek şiddet mağduru olduğunda yeterince ciddiye alınmaz, velayet süreçlerinde duygusal manipülasyonun hedefi olduğunda kanıt yükü ağırlaştırılır, psikolojik şiddete maruz kaldığında ise hukuki tanımların dar çerçevesine sıkışır. Tüm bu yapısal eksiklikler içinde erkeklik artık bir üstünlük miti değil, kişinin kendi duygusal haklarına bile erişemediği bir hukuki boşluk hâline gelir. Dışarıdan bakıldığında sert görünen bu figür, aslında hem sosyolojik hem hukuki çerçevenin ürettiği bir kırılganlık katmanında sessizce dağılmaktadır; zira normların öğrettiği güç, hukukun tanımadığı hak ve toplumun unuttuğu insan aynı bedenin içinde bir çatlak ağı olarak büyür. Böylece “erkeklik” denen yapı, yalnızca bir kimlik değil, korunmayan, tanınmayan, tanımlanmayan eksikliklerin toplamı olan bir toplumsal-hukuki yara izine dönüşür.

Bu düzen, erkeklere duygusal bir mezar hazırlamış ve üzerini “sorumluluk” taşlarıyla örtmüştür. “Evini koru, aileni koru, her şeye dayan, her şeyin yükünü taşı” diye diye erkeğin omurlarını kırmış; ama kırılan yerleri hiçbir hukuk mekanizmasıyla desteklememiştir. Velayette, şiddet beyanında, psikolojik çöküşte, iş yaşamında ve sosyal beklentilerde erkeğin sesi hep sonradan gelen bir yankı gibi duyulur — çok geç, çok güçsüz, çok önemsiz. Erkeklerin haklarını savunmak bugün bir lütuf değil; bu kör sistemle hesaplaşmanın ahlaki bir zorunluluğudur. Erkekler güçlü oldukları için değil, insani hakları umursanmadığı için susuyor. Ve bu suskunluk onların suçu değil; sisteme yerleştirilmiş ağır bir kusurdur. Toplum erkeğe insan olma hakkını geri vermedikçe duygusuyla, korkusuyla, acısıyla, korunma ihtiyacıyla erkeklik denilen yapı bir kimlik değil, ağır bir tutsaklık olmaya devam edecektir.

Bu eleştiri erkeklere değil; erkekleri görmeyen, duyduğu hâlde duymuyormuş gibi yapan, onları yalnızca bir görevler zinciri olarak gören düzenedir. Erkekleri suçlamak kolaydır; zor olan, onların haklarını korumaktır. Ve bugün ihtiyaç duyulan şey tam olarak budur: Erkekleri güçsüz değil, nihayet insan olarak gören bir adalet duygusu. Bugün ihtiyaç duyulan şey erkeklik değil, erkeğin insani varlığıdır. Gücün değil, insan haklarının merkeze alındığı bir yaklaşım; erkeklerin taşıdığı yükleri azaltan, mağduriyetlerini görünür kılan, haklarını koruyan bir toplumsal dönüşüm. Çünkü erkekler bir sistemin sorumlusu değil, o sistemin çoğu zaman sessiz mağdurudur. Ve bu eleştiri, erkekleri suçlayan değil; tam tersine onları koruyan, haklarını savunan ve insan olarak görünür kılan bir çağrıdır.

ETİKETLER: , ,
Siyaset Bilimi öğrencisi
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.