OTOMATİK PİLOTA ALINMIŞ TOPLUM
Modern insanın en büyük yanılgısı, kendini kaybettiğini fark etmeden “iyi iş çıkardığını” sanmasıdır. Bu yanılgı ne yalnızca psikolojik ne de yalnızca ahlakidir; bilimsel söylemlerle meşrulaştırılan, dini kavramlarla kutsanan ve felsefi gerekçelerle rasyonelleştirilen çok katmanlı bir yabancılaşma biçimidir. Günümüzde dayanıklılık ve travma, insanın kendine uzaklaşmasını görünmez kılan iki ana kavram haline gelmiştir.
Bilim cephesinden bakıldığında mesele nettir: Sinir sistemi, sürekli tehdide maruz kaldığında hayatta kalma moduna geçer. Sempatik sistem devrededir; beden savaşır, kaçar ya da donar. Ancak çağımızda tehdit geçici değil süreklidir. Ekonomik güvensizlik, duygusal belirsizlik, hız ve performans baskısı, bedeni kalıcı bir alarm halinde tutar. Burada sorun, bu fizyolojik durumun patoloji değil “normal” kabul edilmesidir. Dayanıklılık literatürü, organizmanın bu kronik strese uyum sağlamasını başarı olarak sunar. Oysa bilimsel olarak bu bir uyum değil; uzun vadeli bir bedel anlaşmasıdır. İnsan hayatta kalır, ama temas yeteneğini kaybeder.
Dinî perspektif bu noktada daha sarsıcı bir soru sorar: İnsan neye dayanmakla yükümlüdür? Geleneksel din anlayışlarında sabır, pasif katlanma değil; anlamla kurulan aktif bir ilişkidir. Sabır, acıyı inkâr etmek değil, onun içinden hakikate yönelmektir. Ancak modern söylemde sabır, neredeyse kutsal bir suskunluğa dönüşmüştür. insan, kader ile kadercilik arasındaki ince çizgiyi kaybetmiştir. Acı, insanı dönüştüren bir çağrı olmaktan çıkar; tahammül edilmesi gereken bir rutine dönüşür.
Felsefi düzlemde ise bu durum, klasik yabancılaşma tartışmalarının yeni bir biçimidir. Marx’ın yabancılaşmış emeği, artık yabancılaşmış duygulara evrilmiştir. İnsan yalnızca ürettiğine değil, hissettiğine de yabancıdır. Heidegger’in “das Man”ı, bugün dayanıklı birey prototipi olarak karşımıza çıkar: Herkes gibi hisseden, herkes gibi başa çıkan, herkes gibi “iyi olmayı başaran” insan. Otantik varoluş yerini, doğru tepkiler kataloğuna bırakır. Acı bile kişisel değildir artık; kategorize edilmiş, ölçülmüş ve yönetilmiştir.
Travma söylemi bu üç alanın kesişim noktasında durur. Bilim onu tanımlar, din anlamlandırır, felsefe konumlandırır. Fakat modern insan travmayı aşmak yerine onunla yaşamayı öğrenir; hatta onu kişisel erdemin kanıtı haline getirir. “Bunca şey yaşadım ama ayaktayım” cümlesi, ilk bakışta güç ifadesidir; derininde ise şu itiraf gizlidir: “Artık kendimi hissetmeden yaşıyorum.”
Otomatik pilot tam da burada başlar. İnsan, bilinçli bir özne olmaktan çıkar; işlevsel bir varlığa indirgenir. Duygular sinyal değil, hata payı olarak görülür. Ağlamak zayıflık, durmak lüks, dağılmak ise başarısızlıktır. Oysa ne bilim, ne din, ne de felsefe insanı bu kadar dar bir hayatta kalma tanımına indirger. Bu indirgeme, çağın ideolojik bir tercihi, insanın değil.
Belki de asıl soru şudur: İnsan dayanıklı olmak zorunda mı, yoksa insan kalmak mı zorunda? Bilim bize sınırlarımızı, din anlam arayışımızı, felsefe ise özgürlüğümüzü hatırlatır. Dayanıklılık bu üç alanla temasını kaybettiğinde erdem olmaktan çıkar; sessiz bir yabancılaşma biçimine dönüşür.
İnsan bazen sabretmemeli, bazen uyum sağlamamalı, bazen de başa çıkmamalıdır! Çünkü insanı insan yapan şey, her şeye dayanması değil; neye dayanamayacağını fark edebilmesidir. Ve belki de bu çağda en sahici direniş, otomatik pilotu kapatıp acının söylediğini ciddiye almaktır.
“insanı insan yapan şey, her şeye dayanması değil; neye dayanamayacağını fark edebilmesidir.”
Maalesef günümüzde yaşanan savaşlar çok. Biride kaleme aldığın yazıda anlatılan “robotlaştırma” çalışması. Normal savaşlardan daha çok insanı yok eder bu psikolojik savaş. Belki yaşayan ama içi boşalan insanlar çoğalır.
Bilgilendirici, eğitici bir yazı olmuş. Okuyanları aydınlatan bir yazı olsun. Başarılarının devamını dilerim.