PAŞA ÇAYI
Saat sabah sekizdi ama güneş doğmayı unutmuş gibiydi. Güneşin yerini alamayacak olan sokak lambaları aydınlatıyor sokağı. Başım önde yürüyorum sisli sokaklarda. Üstümde üç kuşak önceden kalma paltoyla ve yine parasız bir şekilde evden çıktım. İşe geç kalmak üzereydim, koşar adımlarla gidiyordum, sisli sokaklarda. Nefes nefese kalmıştım ama yetişmiştim ofise. Bilgisayarı açıp dün yarım kalan raporu yazıyordum ki bir anda geçmişe, çocukluk yıllarıma gittim. Badanası geçmiş, dökülmüş duvarlar; sürekli tutmayan tutsa bile evi duman altı bırakan soba; oturma odasında açık yataklar…
Öfkelendim babama o an, “neden biraz daha çalışmadı, neden biraz birikim yapmadı” diye. Hem biraz birikim yapsaydı ben neden ofise gitmeden önce yine duman altı olan odada sobayı söndürmeye çalışayım. Bu düşüncelerden sıyrılmaya çalışarak devam ediyordum çalışmaya. Cebimde 200 ₺ den fazla para, kartlarında borçtan başka bir şey yoktu.
Çalışırken bildirim geldi telefonuma, bir an sevindim. Birkaç aydır üzerinde çalıştığım projeden mesaj gelmiştir diye. Ama banka borcu bilgilendirmesiymiş. Anlamsız şekilde bilgisayara bakmaya devam ettim. Ayşe girdi odaya kahve yapmış, bana da getirdi. Moralimin bozuk olduğunu anladı. Biz birbirimizin gözüne bakarken anlarız derdimizi. Neyim olduğunu sordu. Başta anlatmak istemedim, sürekli sadece dert anlatıyormuşum gibi hissediyorum artık. Israr etti ben de telefona gelen banka borcundan ötürü keyfimin kaçtığını anlattım.
Artık her şeyden bıkmış, hiçbir şeye tahammülüm kalmadığını hissediyorum. Omuzlarımda kaldırabileceğimden çok daha fazla yük var gibi hissediyorum. O sisli sokaklardan yürümek istemiyorum artık, tek başıma çok yoruldum.
Ayşe bir şey söyleyemedi. Sadece elindeki sıcak bardağı masamın kenarına bıraktı ve elini omzuma koyup sıktı. O sessizlik, verilebilecek en gürültülü cevaptı aslında. Çünkü o da biliyordu; bazı çaresizliklerin tesellisi, bazı yorgunlukların uykusu yoktu.
Kahveden çıkan buhar, ofisin yapay havasına karışırken midemde ekşi bir yanma hissettim. O an, cebimdeki o buruşuk 200 lira sanki bir kâğıt parçası değil de derimi yakan bir kor parçasıydı. Babama duyduğum öfke, bir anda kendime duyduğum tiksintiye dönüştü. Babamı suçluyordum ama aynaya baktığımda gördüğüm suret, her geçen gün biraz daha ona benziyordu. Ben de onun gibi sisli sokaklarda başı önde yürüyen, yarını olmayan o adam oluyordum.
Tam o sırada telefonum tekrar titredi. Ekrana bakmaya korktum. Banka mı? Ev sahibi mi? Yoksa evdeki o lanet sobanın tütmesiyle zehirlenen ciğerlerini öksürerek dışarı atmaya çalışan babam mı?
Göz ucuyla ekrana baktım: “Elektrik Faturası: Son Ödeme Tarihi Geçmiştir.”
Gözlerim karardı. Bilgisayar ekranındaki raporlar, sayılar, harfler birbirine girdi. Ofisin o beyaz, göz alıcı ışıkları üzerime yıkılıyor gibiydi. Nefesim daraldı. Sanki boğazımda o sobanın isi, o rutubetli evin kokusu düğümlenmişti.
Hızla ayağa kalktım. Sandalyem geriye doğru savrulup büyük bir gürültüyle devrildi. Ofisteki herkesin bakışları bana döndü. O bakışlarda acıma mı vardı, yoksa rahatsızlık mı, ayırt edemiyordum. Tek bildiğim, o an orada, o “başarılı” plaza hayatı illüzyonunun içinde, üzerimdeki o üç kuşaklık eski paltoyla bir yabancı, bir sığıntı gibi durduğumdu.
“İyi misin?” diye seslendi Ayşe arkamdan.
Cevap veremedim. Paltonun yakalarına sarıldım, sanki beni boğan oymuş gibi çekiştirdim ama çıkarıp atamadım. O palto sadece bir kumaş parçası değildi; o benim kaderimdi, mirasımdı, derimdi. Babamın yapamadığı birikimlerin, ödenmemiş faturaların, “el ne der” korkusunun ağırlığıydı omuzlarımdaki.
Kendimi dışarı, o sisli sokağa attım. Güneş hala doğmamıştı ve doğmaya da niyeti yoktu. Soğuk hava yüzüme bir tokat gibi çarptı ama içimdeki yangını söndürmeye yetmedi. Kalabalığın içine karıştım. İnsanlar yanımdan akıp gidiyordu; hepsinin bir acelesi, yetişecek bir yeri, harcayacak parası vardı sanki. Ben ise cebimdeki son parayla, hangi borcun deliğini kapatacağımı değil, hangi umudun üzerini örteceğimi düşünüyordum.
Sisin içinde yürürken fark ettim ki; ben işe geç kalmaktan değil, hayata geç kalmaktan yorulmuştum. Ve asıl korkunç olan, bu sisin hiç dağılmayacağını, o güneşin benim sokağıma hiç uğramayacağını bilmekti.
Sisin içine adımladığım anda, şehrin uğultusu bile boğuklaştı. Her şey yavaşladı sanki; yürüyen insanlar, havada asılı kalan egzoz dumanı, uzaklardan gelen tramvay sesi… Hepsi birbirine karışmış, tek bir gri şerit olmuştu. Sokak lambalarının titrek ışığı kaldırıma düşerken kendi gölgemin bile benden kaçtığını fark ettim. Ve o an, içimde korkutucu bir gerçek su yüzüne yükseldi: Ben bu şehrin bir parçası değildim. Ne ışıklara aittim ne insanlara… Ben bu sisin içinden geçip kaybolmaya yazılmış bir silüettim sanki. Ama ne kadar yürürsem yürüyeyim, arkamdan sürüklenen o yoksulluğun, o çocukluk kokusunun, o eksikliğin gölgesinden kurtulamıyordum.
Bir köşe başına geldiğimde durdum. Duvara yaslandım. Elimi saçlarımdan geçirirken parmaklarım titriyordu. Fark ettim ki titrememin sebebi soğuk değildi; içimde yıllardır biriktirdiğim kelimelerin ağırlığıydı. Babama söylenmemiş sözler, Ayşe’ye anlatılamamış kırgınlıklar, kendime bile itiraf edemediğim bir yenilgi… İçimde ur gibi büyüyen yenilgi, nefesimi çalıyor, ayaklarımı ağırlığıyla yere mıhlıyordu. “Neden hep yarım kaldım?” diye sordum kendi kendime. Bu şehirde herkes koşuyor, bir yerlere yetişiyor, bir şey oluyordu. Ben ise sadece hayatta kalmaya çalışıyor, hayal kurmanın bile lüks olduğu bir kuyunun dibinde sabahları zor bekliyordum.
Tam o sırada, hafif bir uğultu duydum. Rüzgâr değildi; daha çok geçmişin kapımı tekrar çalması gibiydi. Bir an gözümü kapadım ve annemin sesini duyar gibi oldum: “Korkma, senin de bir gün ışığın olacak.” O ışık hiç gelmedi sanmıştım. Ama belki de yanlış şeyi bekliyordum. Belki güneş benim için gökten doğmayacaktı; belki benim ışığım, içimde bir yerlerde uyuyan ve yıllardır cesaret bulamadığım o küçük kıvılcımdı. Gözlerimi açtığımda sis hâlâ oradaydı ama artık bir duvar gibi değil, içinden geçebileceğim bir perde gibi görünüyordu. O an karar verdim: Hayat bana karanlığı miras bırakabilir ama ben onu sahiplenmek zorunda değildim.
Derin bir nefes aldım. Cebimdeki o buruşuk 200 lirayı avuçlarımın arasında ezip düzelttim. Bu para borçları kapatmazdı, o kesin. Ama belki yeni bir başlangıcın ilk taşını koyardı. Ayaklarım beni bilmediğim bir yöne götürmeye başladı; işe değil, borçlara değil, kimsenin benden beklemediği bir yöne… adını bile koyamadığım bir yola. Belki de ilk kez bir sabaha yetişmeye çalışmıyordum; ilk kez kendime yetişmeye çalışıyordum. Sis hâlâ kalındı, evet. Ama bu kez içimde tuhaf bir his vardı: Sanki birazdan güneş doğmayacaktı; ben karanlıktan kendi ışığımı çıkaracaktım
Adımlarım beni sisin en koyu noktasına kadar sürükledi, ama artık korkmuyordum. Her adımda geçmişin ağırlığı biraz daha eriyordu; cebimdeki o 200 lira hâlâ küçüktü, hâlâ yetersizdi, ama artık bana yalnızca yük gibi gelmiyordu. İçimde bir yerde, yıllardır bastırdığım bir cesaret kıpırdanıyordu: Belki dünya bana karşıydı, belki şehir hâlâ griydi, belki faturalar hâlâ ödenmemişti… ama artık bilmekteydim ki; bazı savaşları kazanmak için güneşi beklemeye gerek yoktu. Sisli sokaklar, yorgun bedenler, geçmişin hayaletleri… hepsi yanımda olabilirdi. Ama benim ışığım, kendi adımlarımda, kendi ellerimde, kendi kararlarımda parlayabilirdi. İlk kez hissediyordum: Hayatın en karanlık anları bile, kendi ışığını bulmak için bir fırsattı.
Sisin en koyu, en dilsiz noktasına sürükleyen adımlarım, korkuyu omuzlarımdaki palto gibi üzerimden kaydırdı gitti. Her adım, geçmişin o beton ağırlığını biraz daha eritiyordu. Cebimdeki o iki yüz lira hâlâ küçüktü, hâlâ bir hiçti, ama artık bana sadece bir borç yükü gibi gelmiyordu; o, yarım kalmış bir hayatın ilk çeyreğiydi. İçimde bir yerde, yıllardır bastırılan, birikmiş kelimelerin yorgunluğuyla susturulan bir cesaret kıpırdıyordu. Belki dünya bana karşıydı, belki şehir hâlâ gri bir yemin gibiydi, ama artık biliyordum: Bazı savaşları kazanmak için o lanet olası güneşi beklemeye gerek yoktu. Benim ışığım, kendi adımlarımda, kendi ellerimde, kendi kararlarımın karanlığında parlayabilirdi. İlk kez, hayatın en dip anlarının bile, kendini bulmak için kurulmuş bir fırsat tuzağı olduğunu hissettim. O an, adımlarımı yönlendiren bir akıl falan yoktu; sadece bir içgüdü, o kuyu dibinden, o duman altı odadan çıkmak isteyen küçük kıvılcımın hoyratça yönlendirmesi vardı. Hayatımı yarım bırakan her şeyi geride bırakmalıydım. Bu, babamdan miras kalan o ‘el ne der’ korkusunun zincirini kırmaktı. Yol, beni şehirlerin aort damarlarını birbirine bağlayan, o metalik ve donuk bir umut gibi parlayan yere götürdü: Tren Garı’na. Gişeye yürüdüm. Paltoyu düzelttim. O üç kuşaklık eski palto, artık benim kaderim değildi; o, benim taşıyabileceğim kadar ağır bir zırhtı.
“Bir bilet alabilir miyim? İki yüz liram var.” dedim.
Gişedeki memur şaşkınlıkla baktı. “Affedersiniz? Nereye bilet istersiniz?”
“Fark etmez. Yeter ki burası olmasın. Paramın yettiği en son durak.” Sesim, üzerimdeki o eski paltoya sığınan, başı öne eğik adamın sesi değildi; bu, gür, kendine ait ve isyanını fısıldayan bir sesti.
Memur mırıldanarak klavyeye girdi. “Elimizde İzmir için tek bir bilet var. Gidiş, yüz doksan sekiz lira. İki yüz liranız var değil mi?”
Kafamla onayladım. Kalbimin çarpıntısı, göğüs kafesimi dövüyordu. Cebimdeki son parayla, Ege’ye tek yön bilet almıştım. Geriye kalan iki lira hayatımda ilk defa borç ödemek ya da sobanın dumanıyla uğraşmak dışında bir amaç için harcayabileceğim, bana ait olan o küçük, cüretkâr isyan parçasıydı. Bilet elimde, trenin yanına yürüdüm. Sis, trenin yıpranmış metalini yalamış, pencereler buz tutmuştu. Bu, bir sığıntının yolculuğu değil, geri dönüşü olmayan bir kararın soğuk başlangıcıydı. Trenden çıkan buhar, rutubetli evin ya da ofisteki yapay havanın buharı değildi; bu, yaşanmışlığın ve nihayet alınmış bir kararın acı buharıydı.
Vagonun içine adım attığımda, eski koltukların süngeri hüzünle büküldü. Telefonu çıkarıp Ayşe’ye o kısa, keskin mesajı yolladım: “Bu hayatı yarım bırakmayacağım.” Mesajı gönderip telefonu kapattım. İçerideki loş ışık, sokak lambalarının titrek ışığı gibiydi ne aydınlatıyor ne de tamamen karanlığa gömüyordu. Pencereden dışarı baktığımda, ofisin o beyaz, göz alıcı ışıkları üzerime yıkılıyor gibi değildi artık; onlar, geride bıraktığım illüzyonun soluk ve önemsiz hatıralarıydı. Tren yavaşça hareket etti. Ses, geçmişin kapımı tekrar çalması gibiydi, ama bu kez cevap vermeyecektim. Gözlerimi kapattım. Tam o sırada, boş bir koltuğun üzerinde, yıpranmış, eski bir cüzdan gördüm. Merakla açtım. İçinde hiçbir kimlik, kart veya para yoktu. Sadece buruşuk, sararmış bir gazete kupürü duruyordu. Kupürdeki başlık, loş vagon ışığında gözlerimi kamaştırdı: “1975’te İzmir Tersane Yangınında Kaybolan Usta Sobacı ve ‘Son Birikim’ Gizemi.” Kupürde adı geçen soba ustası, sürekli tutmayan sobalar yüzünden kendini suçlayan babamın en iyi arkadaşıydı. Ve kupürün köşesine, silik bir mürekkeple el yazısıyla bir not düşülmüştü: “O kâğıt parçası, körfezden gelen ilk ışıkla parlayacak.” Bu bilet, İzmir’e, borçlardan kaçış değil; babamın yarım kalmış birikimlerinin ve bir sırrın peşine düşüş biletiydi. Artık biliyordum ki; ben sadece kendime yetişmeye çalışmıyordum, aynı zamanda kendi kaderimde biriken sisin ardındaki o çeyrek asırlık, küflü gerçeğe doğru gidiyordum.
İzmir Garı’ndan dışarı adım attığımda, Körfez’in ılık, tuzlu ve özgür rüzgârı yüzüme çarptı. Sisli İstanbul’dan sonra, burası bir nefes alma eylemiydi. Saat Kulesi’nin olduğu Konak rıhtımına geldim. Notta bahsedilen “körfezden gelen ilk ışık” buydu. Kordon’daki banklardan birine, Saat Kulesi’ni tam karşısına alarak oturdum. Üzerimdeki eski palto, şehrin neşe dolu, pastel tonlarıyla dramatik bir tezat oluşturuyordu. Artık bir yük değil, bir zırhın ilk ve en eski parçası gibi hissediliyordu. O an, paltonun iç astarında bir sertlik hissettim; elimi soktum ve dokunulmuş, yıpranmış bir cep buldum. Burası, paltonun yıllar önce kasıtlı bir unutulmuşlukla bırakılmış gizli bir bölmesiydi. Parmaklarımla cebi yırttım. İçinden çıkan, deniz kabuklarıyla süslenmiş, ufacık, kararmış bir umut gibi duran bir anahtardı. Anahtarın üzerindeki üç küçük, kırık kabuk, bir üçgen oluşturuyordu. Tam ortalarında ise, silik bir “A” harfi vardı. Anahtar, bu kilitli sırrı açacaktı. Hızla ayağa kalktım. “Körfezden gelen ilk ışık” Konak’ta beni aydınlatmıştı. Şimdi, bu anahtarın izini sürmeliydim. Kordon’dan Kemeraltı Çarşısı’nın girişine doğru yürüdüm. Bir seyyar satıcıya, elindeki anahtarı gösterdim.
“Bu figürü tanır mısın amca? Üç Kırık Kabuk…” Yaşlı adam, anahtara baktı. “Hah! Bu, Sobacı Ahmet Usta’nın mührü. Çok eski… Yangından sonra kendine bir yer açmıştı Konak İskelesi’nin arka sokaklarında. O zamanlar gemi kazanlarına parça üretirdi. Atölyenin kapısı kilitli durur. Kimse dokunamazdı, bir nevi meslek anıtıydı.” Konak İskelesi’nin arkasındaki dar sokağa ulaştım. Köşede, kapısı paslanmış, pencereleri tahtalanmış, neredeyse bir harabeye dönmüş küçük bir isyan duruyordu: Atölye. Kapının üzerindeki kararmış tabelada, zorlukla seçilen üç kırık deniz kabuğu figürü vardı. Anahtarı kilide soktum. Yıllardır açılmayı bekleyen bir sır gibi, kilit ağır ve hüzünlü bir iniltiyle döndü. İçeri adım attım. Ortada bir sandık duruyordu. Sandığın kapağını inceledim. Tam deliğin yanında, eski, metal bir tabela asılıydı: “/”. Soba bacası işaretiydi. Hemen altında, bozuk para büyüklüğünde, sığ bir yuva vardı. Tereddüt etmeden, cebimdeki son iki liralık bozuk parayı o sığ yuvaya yerleştirdim. Metal sesi yankılanır yankılanmaz, içeriden eski bir saat mekanizmasının tıkırtısı duyuldu. Ardından, sandığın kapağı ağır ve hüzünlü bir sesle açıldı.
Sandık boştu. Tamamen boş. Hayal kırıklığı… O an, içimde yıllardır büyüyen yenilgi, boğazıma düğümlenen bir yumruk oldu. Sandığın dibine çöktüm. Ama sonra fark ettim: Sandığın dibinde, kalın tahtanın üzerine kazınmış bir not vardı: “Oğlum. Birikimim para değildi. O, dürüstlüktü ve bu atölyeydi.” Altında ise sadece bir isim yazıyordu: “Baba.”
Sandığın içindeki notu okuduktan sonra uzun süre hareket edemedim. “Birikimim para değildi… dürüstlüktü ve bu atölyeydi.” Bu cümle, boğazıma oturan bir taş gibiydi. Yıllardır babama duyduğum kırgınlık, o an yerini acı bir yüzleşmeye bıraktı. Ben borçların arasında debelenirken, o bana borç değil; üzerine emek dökülen bir dürüstlük bırakmıştı. Ama ben, bunu görmemiştim bile. Ayağa kalktım. Atölyenin her köşesinde zamanın anımsattığı bir şeyler vardı: metalin kokusu, pasın hafif yanığı, ustaların yıllar önce bıraktığı ter. Tahtaların arasından sızan ışık, duvardaki çatlakları çizgi çizgi ortaya çıkarıyordu. Tam kapıya dönecekken, sandığın kapağının altında sıkışmış küçük bir kâğıt fark ettim. Kirli ve buruşuktu ama üzerindeki yazı hâlâ okunuyordu: “Eğer bunu bulduysan, yolun daha bitmedi demektir.” Kâğıdın arka yüzünde bir adres vardı. Kemeraltı’ndan biraz yukarıda, ismi silinmiş bir hanın numarası. Bir an duraksadım.
Gerçekten devam etmem gerekiyor muydu? Belki de bu sadece geçmişin bir oyunu, bana ait olmayan bir yükün yeniden omzuma yüklenmesiydi. Ama bilmiyordum… içimde garip bir his vardı. Sanki babam ilk kez bana bir adım atmıştı. Ben de ona bir adım borçluymuşum gibi. Atölyeden çıktım. Kapıyı arkamdan kapattığımda paslanmış metalin çıkardığı o tok ses, bir veda değil, bir başlangıç gibiydi. Konak’ın hafif rüzgârı yüzüme çarptı. Deniz kokusu ruhumuzu biraz olsun açmıştı. Gökyüzü açık değildi ama gri bulutların arkasında saklı bir aydınlık vardı. İstanbul’daki sis gibi boğucu değildi bu; daha çok, “yeni bir şeyler olacak” hissi veren türdendi. Adres beni eski bir hana götürdü. Taş duvarları çatlak içindeydi. Kapısında soluk bir tabela sallanıyordu: İZMİRLİ HAN
Kapıyı ittiğimde içeriden metal sesleri geliyordu. Bir dükkânda yaşlı bir adam bakır işlemeler yapıyordu. Beni görünce başını kaldırdı. “Aradığın şey ne?” dedi, hiçbir açıklama yapmamış olmama rağmen. Cevap veremedim. Sadece cebimdeki kâğıdı uzattım. Adam derin bir nefes aldı. Gözleri çok şeyi hatırlayan insanlar gibi karanlık bir yerden parladı.
“Demek oğlu geldi…” diye mırıldandı.
Şaşırdım.
“Beni tanıyor musunuz?” diye sorabildim güçlükle.
Başını iki yana salladı.
“Tanımıyorum. Ama yıllar önce baban geldiğinde de gözlerinde aynı ifade vardı.”
Bir adım geri çekildim. Sanki bir yabancı değil, beni yıllardır tanıyormuş gibi konuşuyordu ihtiyar. Babam hakkında bana bilmediklerini anlatmasını, öğrenecek çok şeyim olduğunu söyledim. Uzun süre beni süzdü ve elimdeki iş bitince iki çay al gel uzun uzun dertleşelim dedi. Kapının önünde bir sağa bir sola giderek ve arada onu izleyerek işinin bitmesini bekledim. İçimde merak ve aynı zamanda burukluk duygusu vardı. Üzerime bir sıkıntı çökmüştü bir an önce bi şeyleri öğrenmek istiyordum.
İhtiyar işini bitirdikten sonra bakır yığınının ardındaki küçük boşluğa eğildi, bir süre sonra o boşluktan buhar çıkmaya başladı. Merakla kafamı sağ-sol aşağı-yukarı yaparak ne yaptığını anlamaya çalıştım ama sadece su ve metal sesi geliyordu. Ağır ağır eğildiği yerden kalkarken meraklı gibi görünmemek için o arkasını dönmeden hemen kendimi geri çektim. Doğrulabildiği kadar doğruldu ve bakmadan soru sordu:
‘O nasıl?’
Benim aklımda sayısız sorun varken kimden bahsettiğini bile anlamadığım birini mi soruyorsun ihtiyar diyerek çıkışmak istedim ama sadece ‘O kim?’ diyebildim. Baktı, uzunca ama uzunca sadece baktı. Sonra tekrar o boşluğa eğildi, yanındaki iskemleyi tek eliyle kavradı. Diğer eliyle tuttuğu iki çayı bana uzatırken elinde iskemleyi de karşıma koyup oturdu.
‘Çayını şekersiz ve açık içen, tam ensesinin ortasında ben olan, sadece gözleriyle soru sorabilen…’ anlattıkça kim bu diye düşünüyor, düşündükçe de kaşlarımı çatıyordum.
‘Çocukken ısıya ne kadar dayanacağını merak ettiği için çay bardağını sımsıkı tutan…’
Birden bir aydınlanma geldi: ben çayı şekersiz ve açık içerim, ensemde bir ben var, çocukken de iki elimle çay bardağını sımsıkı kavrar ve içimden sayardım -ne kadar dayanacağımı ölçmek için. İlk seferde elimi çok ciddi yakmıştım da su toplamıştı ama artık bir kere o derece yandığından mı bilmem ondan sonrakileri çayım paşa çayı olana kadar tutabilirdim. Bu aydınlanma ile ihtiyarın sözünü kestim.
‘Bir dakika bir dakika! Bunlar beni anlatıyor, siz kimden bahsediyorsunuz?’ Tebessüm etti. Çayından bir yudum daha aldıktan sonra derin bir nefes verdi.
‘Bundan yaklaşık on beş yıl önceydi, kumara düşkün değildim ama arada sırada da giderdim kumarhaneye, karım çok şikâyet ederdi.’ Tabağı sabit tutarak içinde bardağı döndürmeye başladı. Bunu anlatıyor olmak onu çok germiş olmalıydı.
‘Bir gün çok kazandım, aklının alamayacağı kadar çok. Onun rehavetiyle her şeyimi ortaya koydum ve sadece öncesinde kazandıklarımı değil her şeyimi kaybettim.’ Sesi çatallaştı. ‘Bunların detaylarıyla seni boğmayacağım evlat. Ama Rabb’im o gün bana Hızır diye bir adamı gönderdi. Akşam oğlu ondan sakız beklerken tüm birikimini kendini bir insanın canına siper etti. Sonra da kafasını kapalı dükkanların kepengine vura vura adam etti. Baban aslında senin için biriktirdiği senin bilmediğin o birikimini çarçur etmedi. Birine hayat oldu.’
İçimde bir ışık, yüzümde istemsizce bir gülümseme yükseldi. Babam benim için birikim yapmış aslında.
‘Güç bela kendi kendime geçiniyorum şimdilerde, baban sayesinde. Ama kusuruma bakma evlat baban onu bana borç olarak vermedi ki borç olarak verseydi de geri ödeyebilecek durumum bugün bile yok. Yani elime bir miktar para geçecek diye heveslenme.’
‘O zaman bana bunu neden anlatıyorsunuz, hatta ondan da önce neden buradayım o zaman bana bunu açıklayın.’
‘Babanı gördükçe karşısında eridiğim için ondan beni ziyaret etmemesini istedim. Bana o zaman ben de sana gördükçe ezildiğim bir şeyi bırakacağım zamanı gelince sahibi alacak dedi.’ Anlamaya çalışıyordum ama kendimi sadece bir dizide gibi hissettim. Hatta bir anlığına acaba benimle dalga mı geçiyor diye düşündüm. Sonra yaşlı başlı adam işi gücü yok mu benimle oynasın diyerek sildim düşüncemi. İhtiyar oturduğu yerden kalkıp ağır ağır üstünde bir sürü öteberinin olduğu bir sandığı yine ağır ağır açtı. İçinden deri kaplı, kenarları kıvrılmaktan buruş kırış olmuş, tozlu bir defter çıkardı ve üstündeki tozları el yordamıyla sildikten sonra bana verdi. Hatırlıyorum… Bu deftere bir kere dokundum diye nasıl kızmıştı babam. Gözlerim doldu.
‘Sahibi sensindir diye düşünüyorum. Sana verebileceğim başka bir şeyim de yok. Hakkını helal et, benim hayatımı kurtaran bu adamın bana son emanetini çok merak ettiğim için okudum.’
Bu kadar mıydı? Sadece tozlu, içinde muhtemelen hesap kitapların bulunduğu, eski bir defter için mi sürüklendim. Bunun benim borçlarıma ne faydası olacak? İhtiyar aynı ağırlıkta arkasını döndü ve işine devam etmeye başladı.
‘Çay koy istersen kendine bir daha.’
Çay içecek halim mi kaldı diye bağıramadığım için boğazıma sıkışan sesim ben müsadenizi isteyeyim olarak çıktı. İşini bırakıp sadece bana dönmekle yetindi. Gözlerimdeki pus belli olacak diye korktuğumdan –yine bir el alem ne der korkusu işte– hızlıca dönüp çıktım. Kapı hizasındayken sadece cılız bir selametle uğurladı. Ne kadar uzağa kadar yürüdüm bilmiyorum ama bir süre sonra bulduğum ilk boş banka yığıldım. Defteri açtım hışımla. Karşılaştığım manzara beni şok etti: babam günce yazıyormuş. Okuma yazmasının olup olmadığından bile emin olmadığım babamın bir güncesi varmış. Hiçbir şeyi bu kadar hızlı okumamıştım. Sayfalar geçiyor ama ben kendimden başka bir şey bulamıyordum sayfalarda. Çevirdiğim bir sayfaya bakakaldım. Şöyle yazıyordu: … bir gün kendini sınadığında yanında olamayacağım diye ellerini her gün yakmasına müsaade mi etmeliyim yoksa şu an ben yanındayım ama yanmasın evladım mı demeliyim? … diğer sayfayı çevirdim. Tekrar elini yakmasına gönlüm razı olmadı. Paşa çayını sımsıkı tutuyor ve eli artık yanmıyor zannediyor. Evlat, bir gün gerçekten yandığında benim içime bu merhameti koyanın sana merhamet etmesi için dua ediyorum. Babam… elimin yanmamasını kendi maharetim bilirdim. Bir bardak paşa çayı bir anda beni babamın tüm sıcaklığını içime akıttı. O ketum adam bir anda sarıldı sanki bana, tüm yüküm kalktı sanki sırtımdan, kamburum vardı da uçtu sanki doğrulunca. Borç nedir ki? Bugün babamı arkamda hissettim.
NOT: BU HİKAYE KOR DERGİ YAZARLARI TARAFINDAN ORTAKLAŞA YAZILMIŞTIR.
KATILIMCILAR: