TEK KİŞİLİK MAHKEME
Arkadaşım koltuğa çöktüğünde yüzünde ne bir yaş vardı ne de büyük bir isyan. Sadece, sanki içindeki tüm piller sökülmüş gibi bir durgunluk… Bana baktı ve o cümleyi kurdu: “Benim elalemim babamdı; o öldü ve her şey bitti.”
O an odadaki havanın ağırlaştığını, zamanın bir kum saati gibi durduğunu hissettim. İnsanlar genelde “elalem” deyince konu komşuyu, akrabayı ya da mahalleliyi anlardı. Ama onun dünyasında bu kavram tek bir isme, tek bir sese sığmıştı. Babası, onun hayatındaki o devasa ve görünmez jüri heyetiydi. Küçüklüğünden beri giydiği gömleğin renginden üniversite tercihine hatta sevdiği kadına kadar her şey o gizli onaydan geçmek zorundaydı. Babası “Olmaz” dese, dünya “Olur” dese ne çıkardı? Hakikat, babasının o iki dudağının arasındaydı.
Cenazeden sonraki o ilk akşam, babasının çalışma masasına oturdu. Masanın üzerindeki o eski ajanda, bitmiş sigara paketi ve gümüş tespih… Her şey yerli yerindeydi ama o masanın ruhu uçup gitmişti. Arkadaşım elini masaya vurdu, sertçe. Bekledi. Bir sesin “Evlat, ne yapıyorsun?” demesini, o otoriter bakışın kapıdan süzülüp gelmesini bekledi.
Ama o ses gelmedi.
İşte “her şeyin bittiği” an oydu. Bir korku değil bir özgürlük de değil; sadece devasa, dipsiz bir sahipsizlik… O an anladı ki yıllarca babası kızmasın diye yaptığı her şey aslında hayatının iskeletiymiş. Şimdi o iskelet çökmüştü. “Dünyanın en zengin adamı olsam ya da en büyük hatasını yapsam da kimsenin umurunda olmayacakmış gibi hissediyorum,” dedi sesi titreyerek. “Çünkü beni yargılayacak olan tek kişi artık toprak altında. Benim aynam kırıldı.”
O gece, babasının her zaman “Gereksiz, vaktini bunlarla öldürme,” dediği o yarım kalmış tuvali çatı katından çıkardı. Tozlanmış örtüyü kaldırdığında aslında yıllarca ertelenmiş bir yaşamla yüzleşti. Boyaları eline aldı; tüplerden çıkan o sert koku, odadaki o yas havasını bir anda dağıttı.
Fırçayı tuvale ilk sürdüğünde omuzları sarsılmaya başladı. Bu, otuz beş yıl boyunca biriktirdiği o sessiz barajın patlamasıydı. Her darbe babasının sessizliğini dövüyor; her renk, kendi hayatına sahip çıkışının sesi oluyordu. Bu ağlayış bir yasın değil otuz beş yıl sonra ilk kez sadece kendi olduğu için, kendi istediği rengi seçtiği için duyduğu o korkunç ama şifalı sızının ağlayışıydı.
Perde kapanmıştı, seyirci salonu terk etmişti ama oyun ilk kez gerçekten başlıyordu. Fırçanın tuvaldeki sesi, babasının sessizliğini dövüyordu artık. O gece arkadaşım, ilk kez kendi çıkardığı gürültüden korkmadan sabaha kadar sadece kendisi için boyadı.