GİTME BABA
Buz gibi bir hastane odasında bekledim seni
Biraz korku, biraz endişe ile.
Sonra sen geldin.
Gözlerin yarı baygın, yarı açık.
Önce derinden ismimi heceledin
Kurumuş dudaklarınla.
Sonra derin iniltilerle beraber
“Pişmanım” cümlelerini.
Sahi, neye pişmandın?
Geçmişteki yapamadıklarına mı?
Gelecekte yapamayacaklarına mı?
Belki de dudaklarında dökülemeyen sözlere,
Birlikte geçirebileceğimiz güzel günlere,
“Sonra yaparız” deyip ertelediklerine…
Belki insan ölümün kıyısına yaklaştığında
Hayatın kısacık bir “an” olduğunu anlıyor.
Biriktirdiği paraların, susturduğu sözlerin,
Ertelediği sevinçlerin
Bir hastane odasının derin sessizliğinde
Ne kadar anlamsız olduğunu acı bir şekilde
Öğreniyor.
Ben ise o an
Senin pişmanım sözlerini değil,
Bir daha sesini duyama ihtimalimi duydum.
İçimde binlerce kez
“Ne olur gitme baba!” diye haykırdım.
“Daha çok erken…”
Ama dudaklarımdan tek bir cümle çıkmadı.
Elini tuttum sonra.
Buz gibiydi.
Ama hâlâ benim yorgun babamın eliydi.
Çocukken avucuma sığmayan kocaman eller
Şimdi benim ellerimin arasında küçücüktü.
“Daha çok konuşacağız baba.”
“Daha çok sarılacağım sana.”
“Ben sana veda edemem baba.”
Çünkü bir evlat, babasının elini bıraktığı gün değil,
O elin soğukluğunu kalbinde hissettiği gün büyürmüş meğer…
Şimdi tuttuğum bu buz gibi elde ne bir kırgınlık var artık ne bir sitem;
Sadece yarım kalmış bir hayat, tamamlanmayı bekleyen sevgiler
Ve hiç söylenmemiş, gecikmiş binlerce söze
Gözyaşlarıyla yazılmış bir veda…
Bugün kalbimize dokundun. Ağlattın bizi Büşra Akel