GİYİNMENİN ÖTESİ: TÜKETİM PSİKOLOJİSİ
Giyinmek, insanın en temel ihtiyaçlarından biri olarak doğmuştur. Ancak zamanla ihtiyaç olmaktan çıkarak kişiliğimizi, duygularımızı, ruh durumumuzu hatta bakış açımızı sembol eden bir dile dönüşmüştür. Aslında giyinmek ilk başta daha tekdüze ve klasik bir şekilde görülürken günümüzde ortaya çıkan “moda” kavramı bu durumu çok farklı bir şekilde evriltmiştir.
Artık insanlar temel ihtiyaçlarından biri olduğu için alışveriş yapmıyor; daha çok moda ve günümüz kılık-kıyafet algısına uyum sağlamak için alışveriş yapıyorlar. Çünkü aldığımız her parçanın bir mesaj taşıdığını düşünürüz. “Ben buyum.” demek için bir araç olarak görürüz.
Aldığımız kıyafetlerin işlevleri düşünülmez oldu. Ceket alırken kalınlığına ya da kumaşının kalitesine kimse bakmaz hale geldi. Herkes renk veya modeline odaklanmış durumda. Ayakkabının rahatlığı, konforu yerine topuk boyu ve rengi gibi özellikler ön plana çıkmaya başladı. Ama unutmamalıyız ki bir ceketin rengi yalnızca sıcak tutmaz; bir ayakkabının modeli yalnızca yürütmez. Bu nedenle tüketimi ihtiyaçlarımız doğrultusunda şekillendirmemiz gerekiyor.
Ancak günümüz dünyasında bu pek de mümkün görünmüyor; çünkü telefonlarımızda ya da televizyonlarımızda dönen reklamlar, biz fark etmesek bile sürekli bilinçaltımızı etkiler. “Bir yenisine ihtiyacın var” diyerek fısıldar. Böylelikle tüketim, ihtiyaçtan çıkarak alışkanlığa dönüşür. Ve artık mutluluk ve tatmin duygularımızı da bu tüketim alışkanlıkları üzerinden karşılamaya başlarız. Alışveriş yaptığımızdaki mutluluğu gerçek bir mutluluk sanıyoruz. Oysa bu mutluluk kısa sürelidir ve gerçek bir duygu değildir. Kalıcılık sağlamadığı için tüketim döngüsü hiç bitmeyecek ve bu duygularımız fark etmeden kendi içimizde değersizleşecektir. Çünkü bir süre sonra bu da sıradanlaşacaktır.
Tam da bu noktada, tüketimin yalnızca bireysel değil, toplumsal bir etki yarattığını da fark etmeliyiz. Birbirine benzeyen vitrinler, birbirinin neredeyse aynı olan ürünler, “trend” adı altında sunulan kalıplar… Bunlar aslında toplumun estetik algısını biçimlendiren görünmez bir el gibidir. Bir renk, bir model ya da bir form defalarca karşımıza çıkar; bir süre sonra “güzel”, “modern” ve “uygun” olarak algıladığımız şey aslında bize öğretilmiş bir beğeni haline gelir. Böylece özgünlük, yavaş yavaş değer kaybeder; kişi kendi zevkini değil, dayatılan zevki yaşamaya başlar.
Günümüzde moda kalıbına uymak için kendi fikir ve zevklerini arka plana atan, modanın bizi sokmak istediği kalıplara giren insan tiplemeleri oldukça artmıştır. Bu nedenle herkes tek tip bir görünüşe doğru ilerlemektedir. Moda tiplemesine uymak istemesek bile mağazalarda satılan ürünlerin renkleri, tarzları ve modelleri hep aynı şekilde, tornadan çıkmış gibi üretiliyor. Bu da farkında olmadan hepimizin aynı tip giyinmesine sebep oluyor ve eski yıllardaki gibi özgün, farklı ve yaratıcı giyim tarzlarını yok ediyor.
Oysa giyinmek, insanın kendini ifade etme biçimidir; bir sanat gibidir. Ne yalnızca onaylanmak ne de yalnızca beğenilmek için vardır. Kendisiyle uyumlu bir dil oluşturmak, her parçanın insana “sen busun” demesi aslında giyinmenin gerçek ruhudur. Ama tüketim baskısı altında bu ses çoğu zaman görünmez hâle gelir.
Modayı takip etmek elbette doğal; insanın yeniliğe ve değişime duyduğu merakın bir yansımasıdır. Ancak tüketim farkındalığını yitirirse bizi modanın öznesi olmaktan çıkarır, nesnesi hâline getirir. Belki de artık kendimize şu soruyu sormalıyız:
“Gerçekten ihtiyaç duyduğumuz için mi alıyoruz, yoksa görünmek istediğimiz kişi için mi?”