29 Nisan 2026, 09:12:39
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 19°C
Parçalı Bulutlu
Afyon
19°C
Parçalı Bulutlu
Sal 19°C
Çar 19°C
Per 20°C
Cum 13°C

BİR MİLLETİN SESSİZ KUŞATILMASI

BİR MİLLETİN SESSİZ KUŞATILMASI
9 Mart 2026 11:35
160
A+
A-

Eskiler söze dua ile başlardı. Çünkü bilirlerdi ki söz, niyetin aynasıdır; niyet ise kaderin habercisi. “Devam-ı devlet, nasib-i cennet, beka-yı iman, rıza-yı Rahman” derken yalnızca iyi dilekte bulunmazlardı. Bu cümle, bir milletin varlık anlayışını, dünyayla ve ahiretle kurduğu dengeyi, iktidarla ahlâk arasındaki ince çizgiyi aynı anda ifade eden bir medeniyet şifresiydi. Devletin devamını isterken zulmü meşrulaştırmaz, cenneti dilerken dünyayı hor görmez, imanı savunurken aklı dışlamaz, ilahî rızayı ararken insan onurunu ezmezlerdi. Bu dua, ölçünün, dengenin ve hikmetin ifadesiydi.

Zamanla bu sözler unutuldu. Unutulan yalnızca kelimeler değildi; kelimelerin taşıdığı hafızaydı. Bir toplum, önce kelimelerini kaybeder. Sonra kelimelerin içindeki anlamları. Ardından o anlamların üzerine kurulu hayat tarzını. Bugün yaşadığımız kriz, çoğu zaman ekonomik ya da siyasî sanılır. Oysa asıl kriz, hafıza krizidir. İnsan neyi neden savunduğunu, neyi niçin reddettiğini bilmez hâle geldiğinde, yönünü de kaybeder.

Modern çağ, eski dönemlerin kaba işgallerini geride bıraktı. Artık şehirler top atışlarıyla değil, kavramlarla teslim alınıyor. Zihinler propaganda ile kalpler algıyla, hafıza unutkanlıkla kuşatılıyor. Bir milletin hafızasını yok etmek için onun geçmişini kötülemek, değerlerini küçümsemek, geleneğini alaya almak yeterlidir. Kendi köklerinden utanmaya başlayan toplum, başkasının gölgesinde yaşamaya razı olur.

Küresel güçlerin dili her yerde benzerdir. Önce aidiyet zayıflatılır. “Devlet geçicidir, bağlanma” denir. Sonra inanç görünmez kılınır. “Din özeldir, hayata karışmasın” denir. Ardından gelenek eskilikle eş tutulur. “Çağdaş olmak için unut” denir. En sonunda insan yalnızlaştırılır. “Sadece kendin ol” denir. Böylece birey, toplumdan koparılır; toplum, tarihten; tarih, anlamdan ayrılır. Geriye yönsüz kalabalıklar kalır.

Türkiye’nin yakın tarihi, yalnızca kalkınma hamlelerinin değil, aynı zamanda hafıza mücadelelerinin de tarihidir. Bir yandan çağdaşlaşma arzusu, diğer yandan geçmişten kopma baskısı aynı anda yaşanmıştır. Dil sadeleşirken kelime hazinesi daralmış, eğitim modernleşirken irfan zayıflamış, şehirler büyürken mahalle ruhu kaybolmuştur. Bazı dönemlerde bu dönüşüm bilinçli politikalarla, bazı dönemlerde ise taklitçilikle hızlandırılmıştır. Neticede toplum, kendi tarihine mesafeli hâle getirilmiştir. Geçmiş, yük gibi sunulmuş; gelenek, engel gibi gösterilmiştir. Oysa geçmiş, insanın pusulasıdır. Pusulasız yol alan gemi, rüzgârın insafına kalır.

Dinin toplumdaki zayıflaması da çoğu zaman yanlış okunur. Mesele yalnızca inançsızlık değildir. Asıl mesele, ahlâkın çözülmesidir. İnsan hâlâ inanır, fakat inancını hayatına taşımaz. Hâlâ dua eder, fakat adaletsizlikten vazgeçmez. Hâlâ kutsalı anar, fakat kul hakkını gözetmez. İnanç, şekil olarak kalır; ruhunu kaybeder. Bu da dini değil, toplumu zayıflatır.

Devletle kurulan ilişki de benzer şekilde dönüşmüştür. Eskinin “devam-ı devlet” anlayışı, devleti milletin emaneti olarak görürdü. Devlet kutsal değildi, sorumluydu. Bugün ise kimi zaman devlet düşmanlığı, kimi zaman körü körüne bağlılık arasında savrulmalar yaşanır. Oysa medeniyet geleneğimiz, ne devleti putlaştırır ne de değersizleştirir. Devlet, adaletle yaşar; adalet yoksa devlet de uzun süre ayakta kalamaz.

Bir milletin hafızası, onun kendilik bilincidir. İnsan “Ben kimim?” sorusuna cevap veremezse, “Nereye gidiyorum?” sorusuna da cevap veremez. Türkiye üzerinde yürütülen görünmez mücadelelerin en tehlikelisi, bu soruyu unutturma çabasıdır. Kendi hikâyesini bilmeyen toplum, başkasının yazdığı senaryoda figüran olur.

Bugün devletin zayıflamasına sevinen, inancın çözülmesini ilerleme sanan, kültürel çözülmeyi özgürlük diye sunan yaklaşımlar, uzun vadede hiçbir topluma mutluluk getirmemiştir. Çünkü köksüz özgürlük savrulmadır; değersiz ilerleme çöküştür; hafızasız modernlik ise taklittir.

“Devam-ı devlet, nasib-i cennet, beka-yı iman, rıza-yı Rahman” duası, geçmişin nostaljik bir sözü değildir. Bu cümle, bugün de yol gösterici bir ilkedir. Devletsiz adalet olmaz, ahiretsiz sorumluluk olmaz, imansız kimlik olmaz, ilahî rıza olmadan ahlâk kalmaz. Bu denge yeniden kurulmadıkça, yapılan her reform eksik, her kalkınma kırılgan, her ilerleme geçici olacaktır.

Bir millet, ancak kendi hafızasına sahip çıktığı ölçüde güçlüdür. Hafızasını koruyan toplum, ne küresel rüzgârlara teslim olur ne de kendi iç çatışmalarında tükenir. Çünkü bilir ki geçmiş; yük değil, emanettir. Ve emanet, ancak sadakatle taşınır.

Siyaset Bilimi öğrencisi
YORUMLAR

  1. Zeynep İyican dedi ki:

    Yazınız Kökleri derinde olmayan bir ağacın en hafif rüzgârda devrilmeye mahkûm olduğu gerçeğini hatırlatıyor. Kaleminize sağlık