MUTLULUK BİR SON DURAK MI, YOKSA YOLUN KENDİSİ Mİ?
Oyun bitene kadar hiçbir şey bitmiş değildir. Elinizde tek bir piyon kalmış olsa bile… Bir tarafta tek bir piyon ve şah varken karşı tarafın bütün taşları yerinde duruyor olsa da oyun devam eder. Sen bir piyon olsan da –ki belki hepimiz öyleyiz– piyonun en sihirli taş olduğunu asla unutmamalısın. Ufacık ve sıradan bir şey gibi görünebilir ama öyle değildir. Çünkü hiçbir piyon sadece piyondan ibaret değildir; her piyon, kozasından çıkmayı bekleyen birer vezir adayıdır.
Bazen zaman içinde vezir olamazsak, o hedefe giden yolda biriktirdiğimiz mutlu anlar bile acıya dönüşebilir. Eyleme ne kadar yoğunlaşırsanız, diğer şeylerden o kadar uzaklaşırsınız; kendiniz olmaktan kurtulup yaptığınız şeye dönüşürsünüz. Peki, yaptığınız eylem “mutlu olmak” ise; mutluluğun kendisine dönüşüp ona hükmedebilir misiniz?
Demek istediğim; acıya karşı bağışıklık kazanmamızı sağlayacak bir yaşam tarzı olmadığını anlasak; acının da mutluluğun da “Yin Yang” gibi olduğunu, her acının içinde bir mutluluk, her mutluluğun içinde bir acı barındığını kavrasak her şey çok daha kolay olurdu. Yani mutluluğun doğasında acının da olduğunu kabul etsek…
Bir yerde uzun zaman kaldığınızda, dünyanın ne kadar büyük ve uçsuz bucaksız olduğunu unutursunuz. Her an mutlu olsaydık, mutluluğun kıymetini unutur muyduk? Belki de acı ve üzüntü, bize mutluluğu hatırlatmak için vardır; tıpkı kendi içimizdeki uçsuz bucaksızlığı algılayamadığımız gibi… Ya da mutluluğu kendi içimizde bulamadığımız için her zaman başka kişilerde, başka yerlerde ve başka nesnelerde aradığımız gibi…
Mutluluk sahiden nedir? Verildiğinde sevindiğimiz bir hediye mi? Bazen insan derin bir umutsuzluğa kapılır; her şey ters gidiyormuş gibi hisseder. O an hayat, kişiyi yenmek isteyen, onu avucunun içine almış bir kapan gibidir. Oysa belki de evren bir iş birliği içindedir? Belki de evren, o kişinin çok istediği şeye ulaşması için bu zorlukları köprü niyetine önüne sermiştir.
İnsanlar genellikle en kötü senaryoyu düşünür; oysa o kötü sonun ardında onları mutlu etmek için bekleyen bir başlangıç olabilir. Kişi, hayatının altının üstünden daha kötü olduğunu nereden bilebilir? Bir çiçek toprağın üstünde serpilse de onu hayata bağlayan şey, toprağın altındaki birkaç kök parçasıdır.
Yarın şartlar değişince mutlu olacağımızı sanıyoruz. Mutluluk yarın mümkünse, pekâlâ bugün de mümkün değil midir? Mutluluk, içimizde kozadan çıkmayı bekleyen bir kelebektir. Bu kelebeğin vaktinden önce çıkmasına zorlamadan, sürece güvenmek gerekir. Tıpkı o küçük piyonun, doğru zamanda doğru yere ulaştığında vezire dönüşmesi gibi…
Önümüzdeki yol çoğu zaman bilinmez ve korkutucu olabilir. Hayatın bize ne getireceğini bilemeyiz; ancak karşımıza çıkan olaylara, kişilere ve durumlara güvenerek, inancımızı kaybetmeden ilerlersek, ulaştığımız mutluluk yol boyu çekilen her türlü sancıya değer. Mutluluk belki de varılan bir sonuç değil, yol boyunca deneyimlediklerimizin toplamıdır. Önemli olan bu anları vaktinde fark etmektir. Yolun sonuna odaklanmak yerine, yolun içindeki anlarda kalırsak hayatı daha doyumlu yaşarız. Mutluluğun bir son değil, anın içine gizlenmiş bir sır olduğunu bilmek, sadece sonuca odaklanmak yerine yaşamın kıymetini bilmemize yardımcı olur.
satrançtaki piyon benzetmesiyle hayatın belirsizliğini, sabrı ve dönüşümü çok zarif bir şekilde birbirine bağlamışsınız. Okurken insanın hem kendine hem de yoluna daha yumuşak bakası geliyor içinden. Mutluluk ve acının iç içeliğini anlatırken didaktik olmadan düşündürüyor; özellikle “süreç” vurgusu metni güçlü kılıyor. Yolun sonuna değil, yolun içindeki anlara dikkat çekmesi, modern hayatın aceleciliğine karşı sakin bir itiraz gibi. Metnin dili sıcak, akışı doğal ve imgeleri yerli yerinde. Okurda, “henüz bitmedi” duygusunu uyandıran, umutlu ve içten bir metin olmuş. Kalemine sağlık.
tüm metin aslınd aynı noktaya bağlanıyor; mutluluğun bir varış noktası değil, sürecin ta kendisi olduğu fikrine. Acıyı dışlamadan, hatta onu anlamın bir parçası olarak kabul ederek umutlu kalmayı hatırlatıyor. Kısaca sabretmeyi, anda kalmayı ve “küçük” görünen şeylerin içindeki büyük potansiyeli fısıldayan, sakin ama derin bir metin kalemine sağlık
satrançtan konuyu buralara getireceğinizi hiç ummazdım. benzetmeleriniz ve konuyu bağladığınız nokta kritik bir öneme sahip. güzel ve kararında bir yazı olmuş. tebrikler
Merkez metaforunu çok güçlü kurmuşsunuz. Kurulan metaforla beraber çok güzel bir konuya bağlamışsınız. Okurken beklemediğim ama karşılaştığım için hoşuma giden bir bağlantıydı. Sorgulama diliyle ilerlemeniz metni düşünsel açıdan zenginleştirirken, okuma sürecini de keyifli hâle getiriyor. Metindeki umut ve teselli tonunu tercih etmeniz ise anlatıma ayrı bir sıcaklık katmış. Kaleminize sağlık.
Santranç üzerinden hayatı, mutluluğu, insanı ayrı ayrı anlatıp aslında tek noktada birleştirmeniz çok başarılı olmuş. Okurken akıcı ve “acaba şimdi nereye değinilecek” düşüncesini uyandırıyor.
“Bir yerde uzun zaman kaldığınızda, dünyanın ne kadar büyük ve uçsuz bucaksız olduğunu unutursunuz. Her an mutlu olsaydık, mutluluğun kıymetini unutur muyduk? Belki de acı ve üzüntü, bize mutluluğu hatırlatmak için vardır; tıpkı kendi içimizdeki uçsuz bucaksızlığı algılayamadığımız gibi… Ya da mutluluğu kendi içimizde bulamadığımız için her zaman başka kişilerde, başka yerlerde ve başka nesnelerde aradığımız gibi…”
Şu alıntıysa aslında her zaman hatırlamamız ve hatırlatmamız gereken, öz denetimimizi sağlamaya yardımcı olabilecek türden bir alıntı. Burası, fazlaca beğendiğim bir kısım oldu.
Kaleminize, emeğinize sağlık.