LİZBON’DAN TARRAFALAYA: İKİNCİ BÖLÜM
Amca cevap vermedi. Sadece “Kendine iyi bak, Bento.” dedi.
Siren sesleri yükselmeye başladı. Gemi hareket etti. Rıhtımda kömür kokusu ve tuzlu rüzgâr birbirine karışıyordu. O ekşimsi ağır tat bana anlamlı geliyordu. Babamın dosyası… Demek ki ölümü bir kaza değildi. Ve ben şimdi, bilmeden onun izinden mi gidiyordum ?
Üç saat süren bu yolculuk, hayatımın gri sahnelerine ağır bir anlam yükledi. Beyaz bir gömlek giyiyordum. Beyazın saflığı, bana temiz bir hayatın merhabası gibi geliyordu. Ama artık temiz bir hayat mümkün müydü? O gömlek, başarılı bir casus olacağımı hissettiriyordu ya da babamın yazgısını tekrarlayacağımı.
Saat tam 04.00’de ilk durağımız olan Setúbal şehrine vardık. Orada kısa bir mola verdik. Herkes uykusuzluğuna rağmen heyecanla yaptıklarından ve yapmak istediklerinden bahsediyordu. Ben ise sadece babamın dosyasını düşünüyordum. Belki de en büyük yenilgim, kendi iç seslerime teslim olmaktı. Bu yola çıkmadan önce çok düşündüm: Kim olduğumu, hangi aileden geldiğimi, yanımda kimlerin olduğunu… Radyodaki anons sanki iç sesimin yansımasıydı. Ama şimdi anlıyordum ki o ses sadece benim değildi ; babamın sesiydi, onu susturmaya çalışanların sesiydi, beni bekleyen kaderin sesiydi.
Her gün ailemin kilisesinde nasıl tükendiğimi herkes görüyordu. Ahşap sıralar, sokaktaki nesneler, gelip geçen gemilerin iç çekişleri… İçinde yaşayan biri olmaktan çok, herkesi düşünmekten yorulmuştum. Ama şimdi, nihayet kendi sesimi duymaya başlıyordum.
Setúbal, küçük bir balıkçının kasabası gibiydi. Lizbon’a göre daha sakin ama daha sert ve işçi sınıfı kokan bir yer. Küçük küçük tekneler ve limandaki martılar bizi tanıdık bir melodiyle karşıladı, sabah henüz yeni başlıyordu.
Balıkçı tekneleri ağlarını çekiyor, martılar çığlık çığlığa gökyüzünü dolduruyordu. Deniz tuzu yine bildiğiniz gibi pırıl pırıl, kıyıya vurmasıyla yüreğimin çalkantılarına eşlik ediyordu. Burada gömmek istediğim bir şey vardı: gitmenin verdiği o iç yakan pişmanlığı.
Tekrar gemiye binmemiz lazımdı, hareket etmek üzere olan bir gelecek vardı. Komutanlar bizimle bir moral konuşması yapmaya başladı. Hayatım boyunca görmediğim katı bir disiplin havası vardı. Arkama baktığımda, üzülen biri ya da bir tarafı kalmak isteyen biri yoktu. Herkes kurmak istediği o güzel geleceğinden, kazanacağı paralardan, ve gururlanacağı bir hikayeden bahsediyordu.
Benim aklım, yanımda götürdüğüm geçmişimde takılı kalmıştı. Ne zaman açarsam doğru zamanın o olacağını biliyordum. Bu zamana kadar kavanozu ve dosyayı açmama sebebim, dalgaların yüzüme vurmalarını beklediğimdendi. Kendime esirken denizin tadını almam imkansızdı. Bu yüzden deniz hep engeldi.
Dört buçuk saat süreden sonra ikinci durağımız olan Sines’e vardık. Kıyılar yapayalnızdı. Fırtınaya yakalanmak istemeyen iki siyah pelerinli balıkçı vardı, koşa koşa toparlanıyorlardı. Atlantik dalgaları kayalıklara çarpıyordu, köpükler beyaz duvarlara kadar savruluyordu. Sines sanki bizi gördüğümüzden memnun kalmamıştı, sert ve soğuk bir kasabaydı. Yalnızca tepedeki küçük bir kalenin selamı vardı. Yalnızlığın ortasında dimdik durmaya çalışıyordu.
Etrafımdaki herkes mışıl mışıl uyuyordu, askerler ve kelepçeli mahkumlar bile. Biz artık Atlantik’e yaklaşıyorduk. Geminin güvertesi tuzla kaplıydı, rüzgarın kuvvetinden ve okyanusun sisinden bana adeta bir deniz elması gibi parladı. Duyduğum ağır kokular, kömür ile yosun kokusu bana gerçekten burada olduğumu hissettiriyordu. Fernando Pessoa’nın Mensagem kitabını okuyordum ve birden daha anlamlı bir satıra denk geldim: “É a Hora!” Vakit geldi! Bu mesaj bana yazılmış olduğunu hissettirdi.
Uzun yolculuğumuzun bitmesine neredeyse bir saat kalmıştı. Beni yol boyunca eşlik eden merakıma son vermek için sevgili cam kavanozumu ve polisin verdiği o dosyayı açmaya karar verdim. Ama kavanozu en sona bıraktım, varlığına o kadar alışmıştım ki açmaya kıyamadım.
Üç gün geçmişti o yolculuğun üzerinden. Vardığımızda kendimi, gökyüzünü omuzlarında taşıyan bir Titan gibi hissettim. Beklediğim o cinnetvari yer, kocaman bir kampa dönüştü. Oysa ben duvarlarının bizi bağrına basacağını sanıyordum. Bu dünyada Tarrafal diye bir yer olduğundan haberim yoktu.
Ne kadar garip: Kader, beni buraya getirmek için bir oyun oynamıştı. Artık dalgaların kıyılara vuruşunu uzaktan duyuyordum, kalbimin tıkırtısını daha net hissediyorum. Her sabah erkenden kalkıp kötü şartlarda yollar yapıyorduk. Asfaltın yakıcı, toprağın bunaltıcı kokusu burnumdan gitmiyordu. Güneşi neredeyse görmüyorduk, bize tanınan o kısıtlı zaman içinde ağır işler yaptığımız için düşüncelerimizi havalandıramıyorduk. Kapkaranlık bir koğuşta geri kalan zamanımı geçiriyordum. Kömür kokusuna o kadar hasret kalmıştım ki neredeyse burnuma geldiğini sanıyordum. Gözümün aşina olduğu kilisenin boş sıraları bile gözümün önüne geliyordu.
Bir gece, kaldığım bu dar alanda yatağımda uzanırken yanımdaki kavanoz yere düştü. Hemen almak için yerimden fırladım. Yatağın altında kahverengi tonlarında, rengi solmuş ahşap bir kutu buldum. Artık hiçbir şeyi ertelemeyeceğime dair kendime söz vermiştim, düşünmeden açtım. İçinde eski bir eldiven vardı. Onun kıvrımlarına tutunmuş toprak zerreleri duruyordu. Bana tuhaf bir his verdi. O his kaybolsun diye kutuyu kapatmaya yeltendim, geçmişin ağır kokuları odama sinmesin istiyordum. Tam kapağı indirirken içinden konuşmak ister gibi duran yırtılmış bir tren bileti gözüme çarptı. Beni buraya ilk geldiğimiz güne götürdü.
Ben geçmişimden ve bugünümden kaçarken, casus ilan edildim…
Yolculuğumu yaptığım gemi ağır ağır Atlantik’in üzerinde ilerliyordu. Güverte neredeyse boştu. Rüzgâr tuzlu ve sertti, insanın yüzünü yakar gibi esiyordu. Ufuk çizgisi gri bir sisin içinde kayboluyordu. Polis dosyasını elime aldığımda sayfalar deniz neminden hafifçe kıvrılıyordu.
Babamın yabancı gemilerle temas kurduğu tespit edilmişti. Devlet adına bilgi topladığı ve şahsın Cape Verde’de bulunan Tarrafal kampına sevk edilmesine karar verildiği yazıyordu. Şoktan ne yapacağımı şaşırdım. Okuduğum kitap okyanusa düştü, ben de ayaklarım üzerinde zor duracak hâle geldim. Babama olan güvenim tamdı. Ama nedense o mühürlerin ve içinde bulunduğum durumun acımasızlığı beni şüphenin kollarına bıraktı.
Bu yerden bir gün kaçabileceğimi düşünüyordum, ama kaldıkça bu yerin yavaş yavaş ölüme giden bir yol olduğunu görüyordum.
10 Ocak 1942 sabahına karşı ilk saatlerde kaçmaya çalıştım. O yüksek duvarları kazmaya çalıştım ama ölüme yakalandım. Bir daha Lizbon’a, geçmişime gidemediğim için üzgün bir şekilde öbür dünyaya göçtüm. Kaldı ki sevdiğim kavanozum odamın o soğuk yatağında kalmıştı. Kaçarken onu yanıma almak ve içindekileri okumak bana ikinci bir hayat sunabilirdi. Ama insan, üzerine örttüğü şeyler ve onların getirdiği kötü duygular yüzünden yaşama sevincini öldürüyor.
Orada, kıymetli babamın yazdığı son satırlar duruyordu:
“Eğer bir gün dosyalarda benim adımı görürsen ve orada beni bir hain, bir casus ya da bir gölge adam olarak anlatırlarsa şaşırma. Bu dünyada kâğıtların yazdığı şeyler çoğu zaman insanların yaşadığından daha ağırdır. Şunu bilmeni isterim: İnsan bazen doğru olanı değil mümkün olanı yapar. Benim yaptıklarımı yargılayacak kişi belki bir gün sen olacaksın. Her şeyin bir zamanı vardır Bento. Zamanında seni düşünmeye iten şeyi seçersen kurtulursun. Yoksa kocaman okyanusun dibinde bile hakikat saklı kalacaktır… Onun üstünde yol alan herkes susmayı ve ertelemeyi tercih eder. Sen onlardan olma. Hep hakikati görmeyi göze alanlardan ol…”