LİZBON’DAN TARRAFALAYA: BİRİNCİ BÖLÜM
1940 yılının Lizbon’unda, hayatın en garip sahnelerine sessiz bir tanık olacağımı henüz bilmiyordum. İkinci Dünya Savaşı’nda bile tarafsız kalan bir ülkede yaşıyordum. Belki de bu yüzden o kadar etkilenmiştim ki artık onun yöntemiyle hayata tutunmaya çalışıyordum.
Portekiz; hep dışarıdan sakin ama içten içe gergin bir ortam sunuyordu, kendi halkına ve dışarıdan gelen mültecilerine bile. Ben Bento dos Santos’tum, Lizbon’da yaşayan 27 yaşında bir adam. Bu şehir Avrupa’nın en gizemli şehirlerinden biriydi. Savaştan kaçmak isteyen herkes buraya sığınırdı: casuslar, mülteciler, diplomatlar, denizciler, Yahudi kaçak yolcular… Şehir, bildiğiniz kenarda duran kocaman bir bekleme salonuna dönmüştü.
Ailemden yadigâr kalan “Igreja de Santo Estêvão” adlı kiliseden sorumluydum. Her sabah kapıyı açar açmaz ahşap kilisenin boş sıraları gözüme batardı. Lizbon’a bekleme odası dediğimde belki de içimde sığmayan ve bastırılan dünyalardan bahsediyordum. Karşımdaki nesnelere farklı anlamlar yüklemek hoşuma gidiyordu. Suspus olan o ortama anlam katıyordum, en çok da gelmeyen insanları bekleyen o ahşap sıralara.
Ama bu, babamın bana bıraktığı bir yüktü. Anlamlar yaşatmak isterken en anlamlı yeri anlamsıza çevirdiğim için kendime içten içe kızıyordum. Anılarım kilisenin içinde dolaşıyordu. Her gün orada olmanın zorunluluğu beni bambaşka birine dönüştürdü. Babam bu huyumu sevebilirdi. O bana her gün orada ol demedi, ama ben yine de onun bana verdiği emri büyük bir otoriteden gelmiş gibi hissediyordum.
Belki de bir gün biri gelirse ailemin bana bıraktığı o cam kavanozun küf tutmuş kapağına dokunmaya cesaret edebilirdim.
Kilisenin kapısını akşam altıyı biraz geçe kapatıyordum. Sarı tramvayların, beyazın solmuş renkleriyle boyanan evlerin arasından geçiyordum. Kendi kendime yeni bir ışık bulmaya çalışıyordum. Yalnızlığımın ezgisi Lizbon’un dar taşlı sokaklarında yankılanıyordu.
Arada geçen tanıdıklarım olurdu. Bana “o santo” diye seslenirlerdi. Aziz demek olan bu hitap şekli, itiraf etmeliyim ki çok hoşuma gidiyordu. Oysa ben gayet mütevazı biriydim.
Sonra birden hayallerim ve süslü iç konuşmalarım, kahvelerdeki düşük sesli konuşmalar yüzünden dururdu ve ben yeniden kendi cehennemime dönerdim. Orada oturan insanların benim dedikodumu yaptığını sanırdım her gün. Oysa onlar şehrimize yaklaşan tehlikeden ve Nazilerin yaptıklarından bahsediyorlardı.
Deniz kokusunda özgürlük bulan biriydim, “Igreja de Santo Estêvão” yüzünden bıkkınlık ve iç çalkantı hisseden bir insana dönüşüyordum. Savaşın varlığını unutmak isteyen yanımla her sabah kahve yudumluyordum. Ailemi yok eden bu savaş, bende bambaşka bir savaş açtı.
Bu şehrin sisli sabahları yetmezmiş gibi limana yaklaşan buharlı gemiler de bana hissettiğim huzursuzluğu ve savaşın gri tonlarını hatırlatıyordu. Sabah akşam herkesin hayatını sorgulayan polisler vardı. Onlar Salazar’ın polisleriydi (PVDE), gözlerine batan biri olursa onu hemen götürüyorlardı. Keşke benim hissettiğim o sıkıntıyı da kaldırabilselerdi.
Geçen hafta tanık olduğum sahneyi unutmaya çalışıyordum: gizli polis tarafından götürülen o gencin sessiz direnişi. Benim sessizliğim ve unutmaya çalıştıklarım, hepsi aynı dereye doğru akıyordu.
4 Şubat 1940 sabahı, polislerin kiliseye geldiğini bilmiyordum. Bunu çok sonra gazete satan amcadan öğrenecektim. O sabah erkenden evden çıktım, amca beni görmek için kapıma kadar gelmiş ama bulamamıştı. Şehrin en ışık almayan evinde yaşıyordum. Hayatımı sorgulayanların, soluksuz hayatımın sebebini sormalarını isterdim.
O sabah herkesin konuştuğu en garip genç olmak istemezdim. Yanıma en garip cam kavanozumu aldım ve bilinmeyen bir yola çıktım. Küçük bir mola, farklı bir rutin hayatımı baştan yaratabilirdi diye düşünüyordum. İlahi bir dokunuş bekliyordum.
Kahvelerin olduğu sokağa yaklaştıkça içimde şimşekler çakıyordu, yalnızca hızlanan nefes alışverişlerimi duymuyordum. Kahvelerden radyonun savaş haberleri yükseliyordu.
O an içime beklemediğim bir rahatlama hissi doldu.
Radyodaki anonsu duydum: Cape Verde’deki birliklere gönüllü memurlar ve askerler aranıyordu. O an, bu çağrının bana yapıldığını hissettim. İç dünyamı karartan o cennetvari adalara yerleşme fikri birden aklıma geldi. Sanki yıllardır beklediğim kaçış fırsatıydı. Anonsta aynı günün, 4 Şubat gecesinin gidiş gecesi olduğu belirtiliyordu.
Kıyafetimi bile almadan, yalnızca açmayı arzuladığım o kavanozu yanıma aldım ve limana doğru yürümeye başladım.
Askerlerin sesleri limanı dolduruyordu. Ama ben yalnızca yük vinçlerinin metal iniltilerini duyuyordum. Sandıkların özgürlüğe kavuşmaya hasret kokusunu duyuyordum.
O gün sanki bana veda etmek isteyen biri yaklaşır gibiydi.
Tagus Nehri’nin üzerinde ağır bir sis vardı.
Tam gemiye binerken “o santo” diye seslenen bir ses duydum. Arada konuştuğum amcaydı. Acaba beni özleyen ve son kez görmek isteyen o tek kişi olabilir mi diye düşünmedim değil. Ama önce anahtarı uzattı: “Kilisenin yedek anahtarı. Bir şey olursa diye bana vermiştin, unuttun mu?”
Sonra durdu, gözlerimin içine baktı. “Polisler sabah kiliseye geldi,” dedi. “Seni soruyorlardı. Tutuklamaya gelmediklerini söylediler, sadece bir şey bilmen gerektiğini… Masaya bir dosya bıraktılar. Üzerinde babanın adı yazıyordu: Manuel dos Santos.”
O an dünya durdu. Babamın adı… Ona hep kaza demişlerdi. Ama şimdi polislerin elinde bir dosya vardı, anlam verememiştim. Amca devam etti: “Seni vazgeçirmek için evine gittim, ama çoktan çıkmıştın. O dosyayı görünce içime bir kurt düştü. Babanın işlediği bir şey varsa, sen de aynı yola gidiyorsan…”
Sözünü kestim: “Babam ne yaptı?”