HAYAT SON FATURASINI BÖCEKLERE ÖDEDİĞİMİZ PAHALI BİR RESTORANDIR
Hayat, son faturasını böceklere ödediğimiz pahalı bir restorandır.
Rezervasyon falan da gerekmez; doğan herkes davetlidir.
Menüde hepimiz varız:
Az pişmiş, çok yanmış.
İçi umut dolu, dışı yıpranmış.
Tuzu eksik, tadı şaşmış.
Kimi unutulmuş, kimi anımsanmış.
Ve bir gün hepimiz, altı bacaklı, antenli, bizim bir türlü icat edemediğimiz o mutlak ‘adalet’ duygusuna sahip demokrat gurmelerin midesinde, sadece “günün spesiyali” olacağız.
Kralın sırması da, meczubun yamalı ceketi de aynı tat, inanın.
Böcekler statü bilmez; böcekler bizden daha demokratiktir.
O büyük tadım başladığında, fısıltıları duyulur:
“Hmm, bu örneğin kibir oranı fazla yüksek, damakta metalik bir tat bırakıyor.”
“Bunun vicdanı az pişmiş, lezzeti pek yok.”
“Bu mu? Bu tam bir fiyasko.
Dışı çıtır, içi hamur.”
Biz mi?
Biz bu fani kabuğa tapan, cila bağımlısı bir türüz.
Emin olun, en parlak kabuğun albenisi bile, güzel bir özün tevazusunu bastıramaz.
“Ah şu kalp denen şey…
Yüzyıllardır içimizde sakladığımız en eski hurda.
Ne kimse tamir etmeye yelteniyor, ne de çöpe atmaya kıyıyor.
Tozlanmış, pas tutmuş, ama hâlâ çalışıyor; bize inat, bize rağmen.”
“Böcekler, ‘vintage’ sever efendim. Ne kadar eskirseniz, o kadar makbule geçersiniz.”
Neticede, bu restoranda herkes bir gün yenir.
Ama sadece azı, “lezzetli anılacak kadar iyi yaşamıştır.”
Biz, ruhumuzun bahçesine çiçek dikenleri unutmayız;
toprak da, etimize göz koyan o kutsal iştahı…
o kadar güzel bir açıdan bakmışsınız ki Franz Kafkanın Dönüşüm eserini anımsattı ve kesinlikle daha çok sevdim… yazıların devamı için sabırızlanıyorum
Bu “restoran”da daha anlatılacak çok menü, keşfedilecek çok buruk tat var. İlginize minnettarım.
Bu “restoran”da daha anlatılacak çok menü, keşfedilecek çok buruk tat var. İlginize minnettarım.