Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 34°C
Parçalı Bulutlu
Afyon
34°C
Parçalı Bulutlu
Pts 33°C
Sal 30°C
Çar 30°C
Per 30°C

BİR GARİP KAÇIŞ HİKÂYESİ

BİR GARİP KAÇIŞ HİKÂYESİ
1 Temmuz 2024 19:10
78
A+
A-

Göstergenin ibresi saatte yüz kilometreyi gösteriyor, ibre gitgide yukarıya zorluyordu. Mehmet gözlerini kocaman açmış, sanki doğaüstü güçleri varmışçasına sokakları tarıyor, bir sığınak, kaçış yolu arıyordu. Saat gece yirmi ikiyi gösteriyordu, alelâde bir akşam oturmasından dönerken. Küçük tatlı bebeğim arka koltukta uyurken, sadece bir an bir salise kadar kısacık bir an, Avrupa’nın ardı arkası kesilmeyen can sıkan kurallarına ne kadar da minnettardım anlatamam.

Mehmet diyordum, evet, kocam. On beş senedir evliyiz. Sadakatlidir, vasat bir yakışıklılığı olsa da kendine has bir çekiciliği olan, benimse ona her baktığımda aradığımı bulduğum Mehmet, Mehmet’im. Merhametli, maceracı bir insandır kendisi. Şu an arkamızda sayısına tam vakıf olamadığım kadar polis aracının sirenlerini açmış bir şekilde bizi takip etmesinde umarım bu maceracı ruhun bir katkısı yoktur.

Yollar kıvrıla kıvrıla oturduğumuz sokağa vardı. Bir yaprak gibi sallanıyorduk arabanın içinde. Ne olmuştu ki ne yapmıştık. Hız sınırından ya da kırmızı ışık ihlâlinden dolayı kimsenin peşine bir ekibin takıldığı görülmemişti.

O on dakikalık yol, şüphesiz ömrümüzün en uzun yolu olmuştu. Ne olmuştu da gitgide kalabalıklaşan bir polis ordusu ardımızda çoğalarak büyüyor, bizi içine çekecekmiş gibi hissediyorduk. Bu gavurun memleketinde de öyle anlatamazsın kendini kolay kolay, vicdan yoktur. Kural vardır, kanun vardır, yasa vardır. Yasa vardır dedimse işlerine gelen mi para getiren mi bilemedim. Bendeniz,2000 yıllarının ithal gelinlerindenim. Nasıl diyeyim dünya milenyuma girmenin sevincini yaşarken, Avrupa’nın başkenti Viyanada tuvalet kullanımının daha binalarda ortak kullanım alanı içinde kaldığı, duş kabinlerinin suyun evlerin içine alınmasıyla beraber, evin girişinde bulunan mutfağa alındığı, şiddet gören kadın sokakta sürüklenip götürülürken, öğle yemeği için restoranların bahçelerini dolduran medeni Avrupa insanın kılını kıpırdatmadığı, geceleri Anadolu’mun yıldızlı gökyüzünü ararken binalardan arşa yükselip kulaklarıma kadar ulaşan oradan da gecenin karanlığına karışan, gurbetçi gelinlerimizin çığlıkları.

İlk geldiğim günleri anımsıyorum da küçük bir ilçeden gelmiş biri için muazzamdı bu şehir. İnsanları başka, sokakları başka, hayvanları bile bambaşkaydı. Hele yaşam. İnsanlar rahat bir kere. Amcam ne der, neneme ne cevap vereceğim, komşu gördü ne yapacağım derdi yok. Kimse kimsenin hayatında tehdit unsuru değil, herkes özgür. ‘Davulun sesi uzaktan hoş gelir’ demiş atalarım boş yere değil. İçine girdikçe hayatın, dilini anladıkça insanların, insanı insan yapan değerlerin sadece öz benlikte olduğunu, bunun sadece Batılı insanlara has olmadığını anladım. Böyle düşünmemde yaşımın daha on dokuz olmasının da çok etkisi vardı hâliyle. Anladım ki ben bu hayatın öğrencisiydim, insan olmayı, kadın olmayı, anne olmayı, eş olmayı, evlat olmayı ve nihayet kendim olmayı bu acı gurbet öğretecekti bana.

 Evimize varmıştık nihayet. Ne olacaksa olsundu. Yan binanın altındaki marketin önünde boş bir park bulup hızlı bir manevrayla ustaca park etti Mehmet arabayı. Soluklarımızı tutmuştuk adeta nefes bile almıyor, bizi bekleyen kadere razı geliyorduk. Mehmet’le bakışlarımız kenetlendi, o uzun bakışta belirsizlik kadar, bir romanın sayfalarını doldurmaya yetecek, birçok anlam ifade eden binlerce kelime vardı. Özür vardı, pişmanlık vardı, suç vardı, suçlu vardı ve nihayetinde her şeyden arınmış saf sonsuz bir sevgi vardı…

Polis arabaları tek tek yanımıza, önümüze, arkamıza koğuşlandı. Memurlar arabalardan inerken birer suçlu edasıyla başlarımızı yere eğdik, soluklarımızı tuttuk. Merakına yenilen ben, bir içgüdüyle arada göz kapaklarımı kaldırıp gizlice onlara bakıyordum. Arabaların kırmızı mavi ışıkları sokağa bir pavyon edası verirken, içimi saran korkudan olsa gerek kusasım geliyordu. Ne olacaktı şimdi ne ‘Allah’ım yardım et’, derken arabalarını terk eden memurlar bize doğru yönelmeye başladı, arabamızın önünden küçük bir manevrayla karşı binaya koşuşturmaya başladılar.

Kahkahaları patlattık..

Biz ne olduğunu anlamaya çalışırken, öylece kalakalmıştık arabanın içinde.

Sonradan öğrendiğimize göre karşı binamızda bir intihar girişimi olmuş.

ETİKETLER: , ,
Kaldırım Filozofu
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.