Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Afyon 8°C
Açık
Afyon
8°C
Açık
Pts 5°C
Sal 6°C
Çar 7°C
Per 10°C

BEN BİR YILDA BÜYÜDÜM I. BÖLÜM

BEN BİR YILDA BÜYÜDÜM I. BÖLÜM
12 Kasım 2025 20:32 | Son Güncellenme: 14 Kasım 2025 23:59
169
A+
A-

İçime düşen bir kor…

Boğazıma düğümlenen cümleler, gözümden akan yaşlarla bir kâğıt bir de kalem alıp yazmaya başladım. Belki sadece böyle sakinleşiyor ya da düşüncelerim kâğıda döküldükçe sakinleştiğimi sanıyordum. Herkes ne kadar melankolik yazılarımdan mustarip olsa da ben de böyle bir yazardım.

Vedalardan nefret ettim hayatım boyunca. Zaten kim severdi ki?

İnsan ölüm denen şeyin gerçekliğiyle yüzleştikçe daha çok olgunlaşır derler. En yakın arkadaşımın anneannesini kaybettiği zaman üniversiteye hazırlandığım yıldı. Ergen bir zihniyetle reşit olacağım, sözde reşit haklarına sahip olacağım, o süslü özenilen reşitliğe kavuşacağımı düşündüğüm bir yıl… Arkadaşımın anneannesi öldükten sonra her gece; “ya benim de bir yakınım ölse.” diye düşünmeye başlamış, düşüncesi bile kötü geldiği için ağlar hale gelmiştim. Hatta bir gün fazla düşünmekten olacak ki rüyamda anneannemin öldüğünü görüp, ertesi gün ağlayarak anneanneme gidip sımsıkı sarılmıştım.

Neyse korona denen hayatımızdan 2-3 yılı çalacağı aklımıza gelmeyen bir hastalığın ortaya çıkacağından habersiz lise son sınıf öğrencisi olarak üniversiteye hazırlanıyordum. Bir haftalık tatil ümidiyle veda ettiğim arkadaşlarım ve öğretmenlerimle aylar hatta yıllar sonra görüşeceğimi hesaba katmadan ayrıldığım okulumdan eve vardığımda her şey son kez güzelmiş aslında. Ama o zamanlar tabii ki anlayamadım yine.

Dört duvar arasında aylardır sineye çektiğim terk edilme depresyonumun ortaya çıkması, online dersler, sınavlar, evde durmaktan, dışarı çıkamamaktan sıkılmalarla, ailemin özellikle annemin iyi bir yerlere gelebilmem için çabalarıyla geçen koca dört ay sonunda üniversite sınavına gireceğim gün geldi.

Babamın ayakta duracak hâli yokken bana destek olmak için geldiği iki sınavımdan sonuncu sınavımı da atlatıp eve geldiğimiz gündü. Babam cidden kötü bir haldeydi ama “uyusam geçer” diyerek odasına çekildi. Ertesi gün olduğunda annem işe gittiğini, sonra kendini yine kötü hissederek kötüleşip hastaneye geçtiğini söyledi. Açıkçası ailecek babamın korona olduğu düşüncesindeydik ve korkuyorduk. Annemle konuşmamız bittikten bir saat sonra hastaneden arandık; babamın korona olduğunu, temaslı olarak bizim de test yaptırmamız gerektiğini söyleyerek hastaneye götürülmek üzere ambulans yolladıklarını öğrendik. Annem hastaneyle konuşurken telefonu hoparlöre vermiş, ben de onları dinliyordum. Gözümden yaşlar süzülüyordu, anneme belli etmek istemiyordum. Kötü bir şey yoktu, sadece bir hastalıktı ve Allah’ın izniyle geçecekti. Telefon kapandığında toparlanarak üzerimi giyinmeye odama yöneldim. Hazırlanıp aşağı indiğimizde bir ambulans bizi bekliyordu. Bu yaşıma kadar asla ambulansa binmemiştim. Koruma kıyafetli paramedikleri görüp o ambulansla hastaneye gidecek olmam ve babamın durumu hakkında öğrendiklerim birleşince hissettiklerim gözümden inen yaşları hızlandırıyordu. “Nefes al ve ver, sakin ol. Ağladığını belli etme.” İçimden kendimi sakinleştirmeye çalışıyor, bir taraftan da ambulansı inceliyordum.

Hastaneye geldiğimizde tetkiklerimiz falan yapıldıktan sonra sonuçların geç çıkacağını, bizim eve gidebileceğimizi söylediler. Babam hastanede kalacaktı çünkü korona akciğerlerine inmişti. Biz gidene kadar çoktan tecrite yatışı yapılan babamı görmemiz yasaktı. Ben bir bahane ile o hapishane gibi olan tecrit katına çıkarak o an uzun bir süre göremeyeceğimden habersiz olduğum babamı uzaktan da olsa görmüş oldum. “Ağlamamalıyım, ağlamamalıyım. Nefes al ve ver, sakin ol.” Kendimi sakinleştirmeye devam ediyordum yine. Belki güçlü olmaya ilk adımı attığım gün o gündü.

Annem ile eve vardıktan iki saat sonra telefon çaldı; bakanlıktan arayarak bizim de hastalık yönünden pozitif olduğumuzu söylediler. Zaten böyle bir şeyi bekliyorduk; sonuç olarak babam pozitif çıkmıştı. Biz de evde karantinaya alındıktan sonra dört duvar arası zorlu karantina günlerine ilk adımımızı atmış olduk. Temas ettiğimiz kişiler, akrabalarımız, komşularımız hatta YKS sınavına girdiğimde temas ettiğim kişiler de olmak üzere herkese bilgilendirme yapıldı. Ve böylelikle başlamış oldu hayatımı değiştirecek süreç.

Hayat çok garipti aslında; küçücük bir virüs koskoca bir insan bedenini yerle bir edebiliyor ve insanın hayatını değiştirebiliyordu. Rabbim ne kudret sahibiydi işte. Yanına almak için kulunu bir aracı yapıyordu aslında o küçücük şeyi. Ya kulunun sınavını bu şekilde yapıyordu. Bilmiyorum, o zamanlar bu sınavı geçebildim mi ama şimdi şükredebiliyorum her halime…

Karantina günlerimiz evin içinde sıkıcı bir şekilde geçiyordu. Biz evdeydik, odadan odaya geçebiliyorduk ama babamın dört duvar arasında o kadar hasta şekilde tek başına olması üzüyordu beni. Arada arasak da içimize sinmiyordu. Karantinanın altıncı günüydü; anneme bir fikir önerisi ile gelerek babamı görüntülü aradık. Günler sonra babamı görebilmiş olmak içimizi rahatlatmıştı. Yarım saatlik bir konuşmamızdan sonra nefes sıkıntısı olduğu için efor sarf ettirmemek amacıyla telefonu kapattık. Babamı görmek cidden iyi gelmişti.

Yarım saat sonra bana hastaneden gelen bir telefon… Benim koridorda yere çöküşüm… Ve titreyen sesimle, gözümden akan yaşlar…

Öncelikle şunu diyeyim de fazla üzülmeyin; babam şükür ki hayatta şu an. Ama ben o an ilk defa bir yakınımın ölme ihtimaliyle burun buruna geldim.

On sekiz yaşında bir kız çocuğu… Evet, çocuğum, bakmayın öyle! Telefonda “Siz neyi oluyorsunuz?” dediklerinde “kızıyım” derken titremeye başlamıştı sesim… Devamında ise hemşirenin “Babanızı yoğun bakıma alıyoruz” deyişiyle kanım çekilmiş, kopmuştum dünyadan ben. Korona zamanlarını hepiniz biliyorsunuz; yoğun bakım ne demek hepimiz öğrenmiştik o zamanlar. Lakin ben üniversitem o zamanlar belli olmasa da mesleki aşkımdan entübasyonun ne olduğunu bilen bir insandım. Ve değerli meslektaşımın, on sekiz yaşındaki bendenize açıklama yapmadan, sadece o şartlar altında babamı yoğun bakıma alması hayatımın en kötü anı olabilirdi.

Annemin yanıma gelip olayı anlamaya çalışması ve kötü bir şey olduğunu anlayarak ağlamaya başlamasıyla kendime geldim. Titreyen sesimle anlattım olayı; sonrasında ise bir sıra telefon trafiğinin ardından biz evden çıkamadığımız için amcam gitti imza atmaya. Tam yedi saat sonra az da olsa sakinleşmiş, kendimize gelmiştik. Yüksek yoğunlukta oksijen desteği yapılmıştı babama. Bilinci açıktı, bizle konuştuktan bir süre sonra oksijen düzeyi %60’ın altına düşmüş ve direkt müdahaleye başlanmış, yoğun bakıma alınmıştı.

Yoğun bakımdan çıktığı güne kadar her gün öleceğini düşünüp ağlamaktan mahvolduğum günler geçti. Sadece ben değil, tüm aile öyleydi. Günde defalarca yoğun bakımı arıyor, babamdan haber alıyorduk. Bunun yanında amcam da gidip haberdar ediyordu bizi ama bir türlü içimiz rahatlamıyordu.

Beş gün yoğun bakımında, devamında on beş günde tecritte kalan babam yirmi beş gün sonunda eve döndü. Döndüğü andaki mutluluğu sanırım hiçbir şeye değişemezdim. Karantinamız otuz gün olana kadar devam etti. Artık sağlığımıza kavuşmuş, normal yaşantımıza döneceğimizi düşünüyorduk. Babam kontrol için birkaç gün sonra hastaneye gidecekti. Lakin sabah nefes alamayarak uyanmasıyla ambulansla birlikte hastaneye kaldırıldı. Yine oksijen seviyesi düşüştü ve bir süre oksijen desteği aldıktan sonra eve geldi. Doktor uzun bir süre efor sarf etmesini yasakladı. Ve o gün, babam hastaneyken üniversite sınavım açıklandı. Ve ben yine o gün bir kez daha emin oldum: sağlıkçı olmayı ne kadar çok istediğimi. O gün sağlık dışında hiçbir bölümü yazmayarak tercih listemi hazırladım.

 

 

Yazarın Notu:

Bu yazı, içime düşen korun sadece ilk kıvılcımıydı. Her satır, bir nefesin, bir korkunun ve bir duanın izini taşıyor. Bazı hikâyeler bir anda bitmez; insanın kalbinde devam eder, zamanla şekil değiştirir.

Ben hâlâ o günlerin izlerini taşıyorum ama artık her anın kıymetini bilen biri olarak yazıyorum. Çünkü bazı acılar geçmez; sadece seni yeniden var eder.

Sedanur Sinanoğlu

Devam edecek…

Sedanur SİNANOĞLU 2002 yılında Afyonkarahisar Merkez de bir ailenin tek çocuğu olarak dünyaya geldi. İlkokuldan üniversiteye kadar eğitimlerini Afyonkarahisar’da tamamladı. Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Sağlık Hizmetleri MYO İlk ve Acil Yardım (Paramedik) bölümünden mezun oldu. Fotoğrafçılık, blog yazarlığı, turist rehberliği, sosyal medya tasarım ve içerik üreticiliği gibi alanlarla ilgilenen yazar mesleğinin yanında 14 yaşından beri hayali olan yazarlıkla da uğraşarak yazılarını yazmaya devam ediyor.
YORUMLAR

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.